TÜRKLERİN MÜSLÜMANLIĞI MESELESİ VE CUMHURİYET DEVRİ

TÜRKLERİN MÜSLÜMANLIĞI MESELESİ VE CUMHURİYET DEVRİ

TÜRKLERİN MÜSLÜMANLIĞI MESELESİ VE CUMHURİYET DEVRİ TÜRK TARİHÇİLERİNİN GÜLÜNÇ İDDİALARI

Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI

Selçuk Ün. Eğitim Fakültesi

Emekli Öğretim Üyesi

Hemen şunu ifâde edelim ki; Orta Asya Arap Fetihleri ve buna bağlı olarak İslâm Dininin Türkler arasında yayılışı ve “milli bir din” hâline gelmesi,

sâdece Türk tarihinin değil, İslâm tarihi bundan da öte dünya tarihi ve “Muhammed Ümmeti”nin en önemli olaylarından biri, belki de koca insanlık tarihi

için bir dönüm noktasıdır. Zirâ Türk Milleti; İslâm Dinini kabul eden diğer milletlerin aksine, İslâm milletleri câmiasına girdikten sonra “Ümmet

ummanında” eriyip gitmemiş, kendi varlığı, “İslâmî Şahsiyeti” ve “devlet kurma dehası” ve bu sahadaki daha birçok üstün yeteneklerini bu câmiaya kabul

ettirmiş ve böylece, İslam dünyasının rakipsiz lider bir milleti olmuştur.

İşte asıl bundan sonra dır ki dünya siyâsi, dini, askeri ve ekonomik gidişâtında, İslâm Dininin lehine, çok büyük değişme ve gelişmeler olmuş ve İslâm Dini kıtalar arası muazzam bir siyâsî güç ve kudret hâline gelmiş ve bu böyle XX. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir.İslâmiyetin bu büyük haşmet, ululuk ve yücelik devirlerinde hem de, asırlarca devam eden bir zaman süreci içinde dünya siyâsî coğrafyası “Dârul-İslâm” ve “Dârul-Küfr” olarak ikiye ayrılmış, “Muhammed ümmeti”nin dışında kalan bütün “küfür ehli” “tek bir millet” yani “millet-i vâhide” olarak kabul edilmiş ve İslâm dini, Müslüman Türkler sayesinde koca bir küfür dünyası ve Haçlı Ordularına karşı asırlarca meydan okumuştur. Bu ne büyük bir tecellidir ki; “Dârul-Küfr” ile “Dârul-İslâm” arasındaki “hadd-i fâsıla” o “ilâhî sınır”lar hem de asırlarca İlây-ı kelimetullah ve İslâmın yüce gâyelerine kendilerini adamış akıncı Türk Sultanları ve bu yüce ruhlu Türk mücâhitlerinin parlak kılıçlarının kan damlayan uçları ile çizilir olmuştu.

İşte Müslüman Türkün, İslâmî şahsiyetinin temel fonksiyonunu oluşturan bu inadına güzel ve milli gururumuzu okşayan açıklamalarımızdan sonra, burada hem de bütün açık kalplilikle itiraf edilmesi gereken çok acı bir gerçek daha vardır. O da İslâm Dini ve bu büyük hidâyet meşalesinin Orta-Asya Bozkırları ve Turan Yurdunu aydınlatması ve Türklerin, yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla, hem de “Sünni mana”da “Müslüman olması” ve onların “büyük Orta Doğu Misyonu” meselesidir. Neylersiniz ki; kılıcını tam on asır İslâm Dininin “aziz olması” ve onun yüceliğine adayan, ilây-ı kelimetullah ve “Kuranın bayraktarlığı” yolunda her bir asırda milyonlarca şehid veren ve bu uğurda kanı nehirler gibi akan ve kemikleri dağlar gibi yığılıp kalan, üstelik İslâm kültür ve medeniyetinin en büyük mimarlarından biri olan Türk milletinin nasıl ve hangi şartlar altında Müslüman olduğu konusu hâlâ bir muamma bir bilmecedir

Bu demektir ki Çin Seddinden Viyana önlerine kadar Müslüman Türkün asil mührünü taşıyan yine Müslüman Türkün mübarek kanı ve İslâmın; iman ve hidâyet nuru ile yoğrulan ve yeni ufuklara, daha yücelere ve zirvelere doğru tırmanan bu “nur ve ışık medeniyeti”nin oturduğu zemin yani “Süleymâniye” ve “Sultan Ahmet” camilerinin oturduğu bu mübarek zemin aradan bunca yıllar geçmesine rağmen hala aydınlatılamamıştır. Hemen şunu ifade edelim ki bu zemin tam manası ile aydınlatılmadan, Müslüman Türkün insanlığın hayrına olan ve asırlarca devam eden yüce misyonunun anlaşılması, onun İslâmî şahsiyetinin yüceliği, bu manada yeni, yeni görüşlerin teşekkül etmesi, Türk tarihi ile ilgili daha bir çok meselelerin halledilmesi mümkün değildir. Bize göre, bugün bile Müslüman toplumumuz İslâmiyeti bir “din” olmanın ötesinde millet varlığımızın bir “motor gücü” ve onu siyâsî mânada olmasa bile, toplumun ekonomik refah ve mutluluğa giden yolda bir “devlet” olarak görmektedir.

İşte millet varlığımız için böylesine önemli bir dönüm noktası ve km. taşlarından biri olan bu “büyük olay” ve buna bağlı büyük gelişmelere ne yazık ki ne Türk tarihçileri ve ne de Batılı tarihçiler her nedense fazla bir ilgi göstermedikleri gibi, bundan daha da ilginci bizim kendi tarihçilerimiz bu “büyük oluşumu” hiç bir zaman Türk tarihinin çok önemli ve ciddi bir meselesi hâline de getirmemişlerdir. Türk tarihinin bir çok konularında bir çok ciddi araştırmalarda bulunan Batılı târihçilerin “Türklerin Müslüman olmaları” ve bundan sonra ortaya çıkan baş döndürücü gelişmeler ve onların sosyal ve siyâsî neticeleri hakkında adeta susmaları ve satır arası birkaç cümlenin dışında hiç bir ciddi tahlil ve yorumda bulunmamalarının sebebi bizce meçhul değildir.

Gel gör ki, Türk tarihinin bir çok meselesine Batılı tarihçilerin “gözlüğü” ile bakan bir “Malazgirt Zaferini” ve “İstanbulun Fethini” ”Türk Emperyalizmi” olarak gören ve bizim yeni tabirimizle “Şablonlu Tarihçilerimiz” için burada söyleyecek fazla bir sözümüz yoktur. Ne var ki; bu konularda muhafazakâr olarak bilinen “Cumhuriyet Devri Türk tarihçileri” de fazla bir varlık gösterememişlerdir. Hatta onlar daha da ileri gitmişler ve bu önemli konuda bir safsatadan ibâret olan ve bizim “Talas Savaşı Nazariyesi” dediğimiz uydurma ve adeta gülünç bir görüş ortaya atmışlar ve bu parlak görüşleri ile bu meseleyi daha da içinden çıkılmaz bir hâle getirmişlerdir. Bu saçma sapan görüşlerin okul kitaplarında yer alması ve bir “resmi tarih görüşü” olarak hem de senelerdir Orta Öğretim  ve Liselerimizde okutulması ve ilköğretim çağındaki masum yavrularımızın kafalarının bu safsatalarla doldurulması, bize göre izahı zor bir keyfiyet ve bir tarih ve kültür sefâletinden başka bir şey değildir.

Zira başta merhum Z.V. Togan hocamız olmak üzere, F. Köprülü, A.N. Kurat, A. İnan, İ. Kafesoğlu, O. Turan ve F. Sümer gibi daha bir çok ilim adamı ve değerli büyük tarihçilerimiz tarafından bu önemli konu hiç bir zaman ciddi bir şekilde ele alınmadığı gibi, eskilerin tabiri ile sadra şifa verecek hiçbir ciddi çalışmada yapılmamıştır. Belki de onların buna, kendilerini ehil olarak görmediklerini söylemek daha doğru olur Zira bu konuda yazılanlar son derece sathî ve bir ihtiyaca cevap vermekten çok uzak olduğu gibi ayrıca, hamâsi bir edâ ile, milli gururumuzu okşamak için kaleme alınmış bir kaç makâle ve kitap arasına serpiştirilmiş bir kaç satır arası cümle ve paragraftan ibarettir. Üstelik bu kabil makâle ve kitap arası yazı ve paragraflarda “Türklerin Müslümanlığı” ile ilgili ortaya atılan fikir ve görüşlerin realitelerle uzaktan ve yakından hiç bir ilgisi yoktur.

Bu fikir ve ilim adamlarımız, yazmış oldukları kıymetli eserlerinde İslâm Dininin; “zaman”, mekan” ve “coğrafî faktörleri” de göz önüne alarak ilmî mânada ve sistemli bir şekilde Türkler arasında nasılyayıldığı üzerinde de hiç bir zaman yeteri kadar durmamışlardır. Onlar olayları, sebep ve sonuçları itibarı ile ele alacakları ve buna emeği geçenlerin hizmetlerini değerlendirecekleri ve ciddi sonuçlara gidecekleri yerde, bunların hiç birini yapmamışlar ve çoğu halde “şövenist” bir yaklaşımla konuyu izah etmeye çalışmışlardır. Onların bu sığ ve inadına sathi izahlarına göre; Türkler VIII. asırda İslâm dini ile temasa geçmişler IX. Asırda Müslüman olmaya başlamışlar, X ve XI. Asırlarda kâmilen Müslüman olmuşlardır.Mamafih H.D.Yıldızın durumu da bundan farklı değildir. Nitekim onun daha önce “Arap Devletinde Türkler” adıyla ve bir doçentlik tezi olarak hazırladığı ve daha sonra “İslâmiyet ve Türkler” olarak yayınladığı kitabında İslâmiyetin Türkler arasında yayılışı ile ilgili en ufak bir bölüm olmadığı halde uzun, uzun Talas Savaşı konusu üzerinde durmuş ve “Türklerin Müslüman olmaları” nı bu Talas Savaşına bağlamış ve bu çok önemli konuyu çok daha büyük bir çıkmaza sürüklemiştir.[1]

Cumhuriyet devri Türk tarihçilerini, bu konularda çok gülünç durumlara düşüren bir diğer mesele daha vardır. O da onların; “Türklerin Müslüman olması” gibi çok önemli bir konuya bizim yukarda da ifade edildiği gibi, daha ziyâde “Talas  Savaşı Nazariyesi” dediğimiz ve resmî okul kitaplarına kadar geçen dipsiz, temelsiz bir görüşle izah etmeye kalkışmaları ve böylece kendilerinin bile farkına varmadan çok gülünç bir duruma düşmeleridir. Onların bu gayr-i ciddi izahlarına göre; “Talas Savaşında (751) Ziyâd b. Sâlik komutasında ve tahminen 25.000 kişilik Arap ordusunun yanı sıra Çinlilere karşı harbeden Türkler, İslâm Dini ile Gök Tanrı veya Şamanizm dini arasında; inanç, ahlâk, ibadet gibi daha bir çok konularda, çok büyük benzerlikler olduğunu görmüşler ve neticede Türkler top yekun Müslüman olmuşlardır. Yine onlara göre; Türkler hiçbir zaman kılıç zoru ile Müslüman olmamışlardır”.

Bu arada hemen şunu ifade edelimki Cumhuriyet devri Türk tarihçilerinin son yarım asır içinde ilim âlemi ve Türk tarihçiliği adına ortaya attıkları tek “hipotez” de işte budur. Bunun dışında onlar,  ilim âleminin dikkatini çeken hiç bir meselede hiçbir “tez” veya ciddi görüş ortaya atamamışlardır. Oysa bu; çok tehlikeli bir yaklaşım olduğu gibi ayrıca bu, yüce İslâm Dinini, etnik bir şövenizme götürmekten başka bir şey değildi ve maşeri vicdanı kanatan bir durum idi. Öyle ya onlara göre; “Gök Tanrı Dini” ile “İslâm Dini” arasında bir “Yüce varlığa” inanma, kaza, kader, ahret inancı, cennet, cehennem, melekler hatta namaz, kurban vs. gibi ibâdetlere varıncaya kadar daha bir çok imani ve ahlâkî konularda benzerlikler vardı. Bu benzerlikler o kadar fazla idi ki mesela; İslâm Dini, bir erkeğin dört kadınla evlenmesine cevaz verdiği gibi, eski Türkler ise, bir erkeğin üç kadına kadar evlenmesine müsaade etmişlerdi.

Diğer taraftan İslâm Dinine göre Allah bir idi. Eski Türklerde “Tek Tanrı”ya inanmışlardı. İslâm Dinine göre; yaratılış ve ölüm “Allahın iradesiyle” idi. Eski Türklere göre de insan “ölmek için” yaratılmıştı, yalnız “Tanrı var” olandı yani “Vâcibül-Vücud” idi ve varlığının sonu yok yani ve ebedi idi. İslâmiyette olduğu gibi, eski Türk dininde de Tanrı, “Kadir-i Mutlak” idi. Eski Türklerin “tek tanrısı”, İslâmiyetteki “Allah c.c.” gibi mücerret ve şekilsiz bir güç idi. Eski Türklerin kafasında da, mekânı göklerde olan ve asla cisim haline sokulamayan bir “Tanrı inancı” mevcut idi. İşte Cumhuriyet devri Türk tarihçileri bu genel beyanlardan sonra, nerede ise ittifaka varan bir görüşle Türklerin; İslâm Dini ile Şamanizm veya Gök Tanrı Dini arasındaki bu benzerliklerden dolayı, İslâm Dinini kabul ettiklerini ve büyük kitleler halinde, toptan Müslüman olduklarını iddia etmişlerdir. Çünkü onlara göre din değiştirmek  sanki,  eski bir elbiseyi sırtından çıkarıp atmak ve yeni bir elbiseyi sırtına giymekten daha kolaydı.

Ne var ki onların, bu konularda hiçte farkında olmadıkları bir gerçek daha vardır. O da sadece “Şamanizm” değil ilk Peygamber Hz. Âdemden beri insanları doğru yola çağırmak için ortaya çıkmış olan “İlâhî” ve “Beşeri” dinler arasında; “Yüce bir varlığa” inanma, bir “Peygamber” veya bir “Mukaddes Kitap”a sahip olma vs. gibi konularda hepsi arasında mutlak “benzerlikler” olduğudur. Fakat bütün bu olumlu benzerliklere rağmen hiç bir iman veya insan toplumu, kendi dinlerini terk ederek yeni bir dine girmemişlerdir. Bilakis bu toplumlar; yeni çıkan bu dinlere karşı hırçınlıklara varan tepkiler göstermişler, çok büyük bir taassupla kendi dinlerine sâhip çıkmışlar ve onu bütün güçleri ile, korumaya çalışmışlardır. Bu eski Türkler içinde şüphesiz böyle olmuştur. Nitekim İslâmiyetin ilk yayılış yıllarında Hz. Peygambere en büyük tepki, Kuran-ı Kerimin “Ey Ehl-i Kitâp!” diyerek ve çok medeni bir üslupla hitâp ettiği Hıristiyan ve Yahûdilerden gelmiştir. Ehl-i Kitap, Kurânî beyâna göre; “medeni”, “kültürlü” ve “bilgili” insanlardı. Yine dünyada İslâm Dini, Hıristiyanlık ve Mûsevilik kadar imani esaslar, din kültürü ve ahlâkı prensipler bakımdan birbirine bu kadar çok benzeyen “dinler manzumesi” yoktu. Bu üç dinin de tek kaynağı vardı, o da bir İlâhi beyana dayanan “Vahiy Kültürü” idi. Fakat neylersiniz ki İslâmiyete karşı en büyük tepki bu iki semâvi dinden gelmiş ve Muhammed Ümmeti her bir asırda bunun bedelini büyük bir can, kan ve mal kaybı ile ödemiştir.

Oysa gerek “İlâhî” ve gerekse “Beşerî” dinlerin, yeni dinlere karşı gösterdikleri bu ağır tepkileri bizim gayet normal karşılamamız gerekmektedir. Zira her dinin kendine göre ilâhi bir “cazibe sahası”  olduğu gibi ayrıca bir çekim gücü ve dinamiği vardır. Zira değil “Semevî dinler” sıradan diğer “Beşerî” dinler bile, her ne kadar inanç ve prensipler bakımından, bir dereceye kadar gülünç olsalar bile (meselâ Hindulardaki ineğe tapma v.s. gibi) kendi câzibe sahasına bir başka dinin girmesine asla müsaade etmemiş ve bütün gücü ile onun karşısına dikilmiştir. Nitekim, Musevîlik ve Ahd-i Kadimin kendi câzibe sahasına Hz. İsa ve onun şahsında Hıristiyanlığı sokmamak için Yahûdiler en şiddetli bir şekilde Hz. İsanın karşısına çıkmışlar ve daha otuz yaşlarına yeni ayak basmış ve kendine inananların sayısı bir elin parmaklarını bile geçmediği en erken devirde onu “çarmıha” germişlerdir.

Hıristiyanlık içinde aynı şeyler söz konusudur. Zira Hıristiyanlıkta kendi “câzibe sahası”na Hz. Peygamber ve Onun şahsında İslâm Dinini sokmamak için her türlü mücâdeleye başvurmuş ve neticede asırlarca devam eden ve milyonlarca insanın kanı pahasına mal olan bir “Haçlı Seferleri”nin başlamasına sebep olmuşlardır. Haçlı Seferleri sebebiyle akıtılan kanlar Orta-Doğu ve Balkanları bir çamur deryası haline getirmiştir. Ne var ki Müslüman Türk milleti asırlarca süren bu kanlı mücadelelerde İslâm Dinine, parlak kılıcı ile “KEFİL” olmuş ve asırlarca süren dinler arası bu çatışmalarda kanı, nehirler gibi akmış ve kemikleri dağlar gibi yığılıp kalmıştır. Dünyada İslam dininin yüce gayeleri uğruna Türkler kadar şehit vermiş hiçbir millet yoktur.

Aynı aklî ve mantıkî durumun “Şamanizm” ve “Gök-Tanrı” dini içinde geçerli olması, yani “Şamanizm”in kendi câzibe sahasına İslâm Dinini asla sokmaması ve bütün gücüyle onun karşısına dikilmesi ve hiç bir zaman “teslim-i silâh” etmemesi gerekirdi. Nitekim öyle de olmuştur. Büyük Arap gezgini İbni Fadlandan öğrendiğimize göre; Oğuz Yabgu devletinin en büyük komutanlarından biri olan Küçük Yınal Türkmen dervişlerinin telkin ve irşatları ile Müslüman olduğu zaman diğer Oğuz beyleri onun karşısına dikilmişler ve “Müslüman olduğun taktirde bizleri idare edemezsin” [2] diyerek onu çok şiddetli bir şekilde protesto etmişlerdir. Bu bedbaht durum ne yazık ki birçok hallerde çok güçlü bir Şamanist olan Türk Moğol Han ve Kağanları içinde geçerli olmuştur. Bilindiği gibi, Özbek Han kuvvetli bir Moğol hanı ve güçlü bir Müslüman olarak Altınordu Devletinin başına geçtiği ve yeni bir iman yüceliği ile çevresindeki Moğol aristokratlarını Allahın dinine çağırdığında çok güçlü bir Şamanist olan Tokta Han büyük Moğol komutanı onun karşısına mertçe dikilmiş ve aynen şöyle demiştir:

“Sen bizden Müslümanlık değil itaat ve bağlılık iste! Bizim dinimize ne karışıyorsun! Arapların dini için Cengiz Hanın yasalarını terk etmeye ne lüzum vardır”[3]

Gerçekte Türklerin Talas Savaşı sonucu Müslüman olduklarını iddia edenler, çok büyük bir çıkmaz içinde çırpınıp kalmışlardır. Zira şu gülünç duruma bakınız ki onlar bu şekilde Müslüman olan Türklerin kavim ve kabileleri, onların isimleri hakkında hiçbir ciddi beyanda bulunmadıkları gibi, yine bu görüşleri ortaya atan saygı değer yazarlarımız; bu iki din arasındaki benzerliklerden yararlanarak Müslüman olan adı şanı belli bir tek Türk beyinin ismini dahi verememişlerdir. Çünkü temel Tarih kitaplarında; geleneksel Gök Tanrı dinî ile İslâm Dini arasındaki benzerlikler dolayısıyla Müslüman olmuş adı, şanı, şöhreti ve siyasi kişiliği belli bir tek Türk büyüğü bulmamız mümkün değildir. Şimdi, tarihte bir tek misâli dahi olmayan bir konuyu; yani eski Türk inançları ile İslâm Dini arasındaki inanç benzerliklerini genelleştirmek ve Türklerin Müslümanlığını, böylesine yüzeysel sebeplere bağlamanın hiç bir ilmi izah ve dayanağı yoktur. Bu düpe düz tarihi koca bir yalancı şahit yerine koymaktır. İşte Cumhuriyet devri Türk tarihçileri senelerce bunu yapmışlar ve bir büyük tarih cinayeti işlemişlerdir.Diğer taraftan ak sakallı ak saçlı Tarih Dedenin; bir kısım gizli gaye ve sinsi emeller maksadıyla bir yalancı şahit yerine konulması ne tarih ve ne de insanlığın yüce gayeleri ile bağdaşması mümkün değildir. Ayrıca bu ilim ahlak ve mantığına meydan okuyan hoyrat bir davranıştır.

Gerçekte “Şamanizm” Türkler arasında Moğollar hariç, hiç bir zaman etkin, saygın, yaygın ve bağlayıcı bir din olmamıştır. Zira kadim Türklerdeki “Gökün Oğulları” geleneğinin kendi devrindeki en güçlü temsilcisi ve çok zorlu bir “Şamanist” olan Cengiz Han en büyük Türk Moğol Kağanı; Hz. Musanın, Tur dağına çıktığı gibi oda; bugünkü Moğolistanın en zirve bir dağına çıkmış ve kendini yedi kat göklerin gerisindeki o YÜCE TANRIya adamış, Ona günlerce yalvarmış, yakarmış ve daha sonra koca bir dünyayı Şamanizm adına ve GÖK TANRInın iradesiyle fethetmek istemiştir. Neylersiniz ki hiç beklenmedik bir zamanda ortaya çıkan ve dünyayı “Şamanizm” adına fethetmeye kalkışan zorlu Şamanist Cengiz Han ve onun soyundan gelen Türk Moğol Hanları, Şamanizmle, İslâmiyeti barıştırmak bir yana, bilakis Şamanizmi, İslâmiyetin karşısına dikmişler ve Orta-Asya medeni Müslümanlığını çok büyük bir sıkıntıya sokmuşlar bir büyük kültür ve medeniyeti perişan etmişler ve İslam dünyasının ufkunu daraltmışlardır.

Nevarki bütün bu tarihi realitelere rağmen Cumhuriyetin ilk devirlerinde Müslüman Orta Asya Türklüğünün tamamen göz ardı edilmesine rağmen bir kısım netameli eller tarafından koyu bir Şamanist olan Türk Moğol Boylarının ön plana çıkarılması ve bunun altında yatan sebepler üzerinde artık çok daha önemli bir şekilde durulmasının zamanı artık gelmiştir Zira bu cümleden olmak üzere Cengiz, Kubilay, Tulûy, Ögedey ,(Oktay), Torumtay ve hele hele Esen Boğa gibi daha bir çok azılı İslam karşıtı Moğol komutanlarının isimlerinin öne çıkarıldığı ve Müslüman halkımızın İslami isimler yerine bu Şamanist Moğol komutanlarının isimlerine özendirilmeleri ayrıca sonu “tay” la biten mesela “Kurultay” vb gibi bir çok Moğolca kelimeleri hiçbir sınır tanımadan Türkçeye aktarılması bunlara daha “Sayıştay”, “Danıştay”, “Çalıştay” gibi Türkçe dil bilgisi kurallarına aykırı yeni yeni kelimeler ilave edilmesi ayrıca, bir kültür çekirdeği olan Osmanlıca kelimelerin dilimizden çıkarılması, çok özgün, mübarek bir İslâm ve iman dili olan TÜKÇEnin bütünüyle dejenere edilmesi, ayrıca ezanın Türkçe okunması, ibadetlerin Türkçe yapılması yolunda yine bu Cumhuriyet devri yazarları arasından bir çok şakşakçılar“Hayır!” nasipsizlerin ortaya çıkması ve bu kara zihniyetin bugünlere kadar devam edip gelmesi bize çok hazin şeyleri hatırlatmaktadır.

O da, Müslüman Türkün İslâmi şahsiyetine diş bileyen ve ondan en acı bir şekilde intikam almak isteyen bu kökü dışarıda melun zihniyetin eski Zerdüşt ruhanilerini taklit etmeye kalkışması ve İslam dininden çok acı bir şekilde intikam almak istemesidir. Nasıl ki eski Zerdüşt ruhanileri Zerdüştlüğün katı prensiplerini, Sünni İslâmla sulandırarak Şii bir elbise ile İran halkına sundukları ve şövenist İran Milli şuurunu ayağa kaldırdıkları ve bununla İslâm ve Türk varlığına karşı asırlarca kafa tuttukları ve Sünni İslâm dininden çok acı bir şekilde intikamın aldıkları gibi, aradan asırlar geçtikten sonra bu hınzır tabiatlı melun zihniyet bu defa Türkiyede ayağa kalkmış ve Şamanizmin katı prensiplerini İslâmla sulandırarak onu bu defa Türk Müslümanlığı olarak çilekeş Müslüman Türk Milleti ve Anadolu İnsanına sunmak ve Milli bir Türk Dini haline getirmek ve böylece şövenist Türk ırkçılığını ayakta tutmak istemişlerdir ki bu çok dehşetli bir plan olmalıdır. Böylece onlar; Orta Doğu gibi dünyanın jeopolitik ve jeostratejik bakımdan çok önemli bir bölgesinde yaşayan Müslüman Türk Milleti ve  çilekeş Anadolu insanını, İslam Dünyası, Kafkaslar ve Azerbaycan ve hele hele Kuzey Afrika hakkında hiçbir iddiası olmayan boş ve kof bir millet haline getirmek istemişlerdir. Ne ilginçtir ki Müslüman Türk Milleti ve Anadolu insanı için bir kısım nasipsizler tarafından böylesine kara ve bedbaht senaryoların hazırlandığı meşum bir devirde, Cenabı Hak bir kere daha Müslüman Türk Milletine nazar kılmış, hizmetin asıl sahiplerini göndermiş ve bir küfrü mutlak asrında Müslüman Türk Milleti ve Anadolu insanını yine yalnız bırakmamış ve Anadolu insanı kendi kaderine sahip çıkmıştır.

Evet Cumhuriyet devri Türk Tarihçileri, düşünmüş taşınmış, Türk milleti ve onun İslâm Dinini kabul etmesi hakkında, kendi kafalarından hem de ilim adına ve ilim âlemine uydurma bir “Senaryo” yazmışlar ve bunu şövenizme varan bir edâ ile izah etmeye, savunmaya kalkışmışlardır. Ne var ki Türklerin Müslümanlığı bir “İlâhî destan” idi. Onun “Senaryosu”; ilâhî kader kalemleri tarafından yazılmıştı. İşte onlar, bu “uydurma senaryoları” ile Türklerin Müslümanlığı gibi, İslâm ve insanlık tarihinin en büyük olayını, daha açık bir ifâde ile “Senaryosu” bir Yüce Mevlâ tarafından yazdırılan bir büyük ve “İlâhî destanı” kelimenin tam anlam ile “dejenere etmek” istemişler ve bunda fazlasıyla muvaffakta olmuşlardır. Onların bu safsataları son yarım asırdır resmi okullar ve tarih kitaplarında okutulmuş ve yarınki nesillerin kuru bir safsata ile yetiştirilmiş tirki bu da Müslüman halkımızı derinden yaralayan bir keyfiyettir.

Mâmâfih buraya kadar yaptığımız bütün bu açıklamalardan sonra karşımıza kocaman bir soru çıkmaktadır. O da; Cumhuriyet devri Türk Tarihçilerini bu konularda şovenizme kadar varan bir aşırılığa iten bu görüşler ve onların altında daha nelerin yatmış olduğudur? Bunun bize göre bir değil, bin bir derin ve köklü sebepleri vardır. Onları burada uzun, uzun izah etmek bu makalenin konusunu dağıtmak olur. Ancak hemen şunu söyleyelim ki; Talas nazariyesi ve benzer görüşler, ilmi bir gerçeğin ifadesi olmaktan uzak, daha ziyade milli gururumuzu okşamak ve bir devrin moda hâline getirdiği aşırı Türkçülük, aşırı Arap düşmanlığı ve bir dereceye kadar İslâmiyeti hor görme ve bütün bunlardan sonra Türklerin Müslümanlığı ile ilgili resmi tarih görüşüne bir zemin hazırlamak maksadı ile ortaya atılmış ve fakat hiç bir ilmi esasa dayanmayan kokuşmuş fikirlerdir.

Bunun bir diğer sebebi daha vardır. O da, eski Türk dini Şamanizmin nerede ise inanç ve dini muhteva bakımından İslâm Dininden “Hâşâ” hiçte geri olmadığı ve ona alternatif bir din gösterme çabalarıdır. Zira Şamanizm de her şey Türkçe olduğuna göre; böylece Türkçe ezan, Türkçe Kuran Türkçe namaz, ve Türkçe ibâdete giden yolda kendiliğinden açılacak ve en az bunun münevver ortamlarda zemini hazırlanmış olacaktı. Oysa bu; Müslüman Türk Milletine o günlerde yapılmış aydın ihânetinden başka bir şey değildi. Bugün bile zaman, zaman hortlayan Türkçe namaz, Türkçe ezan yaygarasını koparan ve Müslüman Anadolu insanını kürek gibi dilleri ile çileden çıkaran bu nasipsiz kalem ve netâmeli kimselerin düşüncelerinin altında hep bu dipsiz köksüz sefil fikir ve görüşler yatmaktadır.

Mâmâfih o devirlerin yazıya geçmiş kitap, yayın ve makaleleri incelendiğinde bu “İslâm”, “Arap” hatta “Peygamber” düşmanlığının hangi boyutlara ulaştığı bütün hayret ve dehşetiyle ortaya çıkmaktadır. O devirlerin aydınları, yazar çizer takımı, hatta büyük tarihçilerimiz, fikir ve edebiyat adamları, büyük ATATÜRKün kurduğu ve çok haklı olarak milli bir zemine oturtulmuş olduğu  “Lâik Cumhuriyetimiz”in dini yönünü, İslâmî muhtevadan uzak, şövenist bir ırkçılığa dönüştürmek istedikleri gibi ayrıca Türk Milliyetçiği ve TÜRK kelimesininde içini boşaltmışlar ve çok hamasi bir Üral.Altay ve Tanrı dağları edebiyatı başlatmışlardır Onlar bu manasız kulvarda senelerce yarışmışlar ve ne yazık ki millet varlığımızın oturduğu “İslâmi zemini” oymaya çalıştıkları gibi “kuvay-ı milliye ruhunu”da pasifize etmişlerdir. Bir çokları için beklide başarı gibi görülen bu durum bizler için hâlâ bir ızdırap kaynağıdır. Bu saplantılardan öyle ki büyük Türk tarihçisi merhum Z.V. Togan bile, kendini kurtaramamış ve Türklerin Müslüman olmalarından nerede ise büyük bir pişmanlık ve üzüntü duymuş ve İslâm enternasyonelinin Türkleri milli ruhtan (Haşa!) soyduğunu belirtmiştir. Nitekim o, bu konularda yaptığı bir değerlendirmede Türklerin Müslümanlığı ve bu baş döndürücü hayırlı İslâmî gelişmeler karşısında duyduğu üzüntülerini şu şekilde dile getirmiş ve aynen şöyle demiştir:

İslâm internasyonalizmi ise Türkleri, milli ruhtan tecrîd ederek kendisinin vatan hissinden mahrum, dinî askeri şeklini sokmak istidâdı göstermiştir”[4]

Oysa İslâm Dini “vatan sevgisi imandandır!” dediği gibi, Türkleri milli ruhtan tecrid etmek bir yana bilakis onun; etnik kimliği yani TÜRKLÜĞÜNÜ koruyan bir “zırh” olmuş ve Türk milletini bir “Kızıl elma ülküsü” ve bir cihan hâkimiyetine giden yolda, İslâmın “ilây-ı kelimetullah” ve insanlığın hayrına yaptığı “Nizâm-i âlem” mücadelesinde ona, yeni bir ruh ve dinamizm vermiş ve Türk milletini üç kıtada, Hıristiyan topraklarda yetmiş iki milletin hem de asırlarca efendisi kılmıştır. Asıl bundan sonradır ki tarihi TÜRK HAKANLARI yeryüzünde, hem de asırlarca O; Mutlak Varlığın temsilcileri yani “Allahın yeryüzünde gölgeleri” olmuşlardır ki bu Türk Milletinin tarihi misyonuna yani Göğün Oğulları” geleneğine uygun bir keyfiyettir. Ayrıca İslam hidayet çemberinin içine girmeyen hiç bir Türk kavmi Türklük kimliğini koruyamamışlardır.

Neylersiniz ki aynı bedbaht durum M.F. Köprülü içinde geçerlidir. Türk tarihi ve İslâmî Türk edebiyatının bu büyük otoritesine göre; camilere ayakkabı ile girilmeli, org çalınmalı ve Kuran bir musiki edası içinde camilerde Türkçe okunmalı idi. Bu zihniyetin son eli bayraklı en hırçın temsilcisi ise Prof. Dr. İ. Arseldir. Onun “Arap Milliyetçiliği ve Türkler” adındaki, üstelik “Hz. Peygamber” ve “İslâm Dini” hakkındaki, kin, nefret ve hezeyanlarla dolu kitabını, değil dini bütün bir Müslüman, normal bir insanın bile sabırla okuması ve çileden çıkmaması mümkün değildir.

Buraya kadar yaptığımız bu açıklamalardan sonra karşımıza çok ciddi bir soru çıkmaktadır. O da hakîkat-ı hâlde; “Türklerin nasıl Müslüman olduğu ve Allahın hidayetine giden yolun onlara nasıl açıldığıdır?” Evet Türkler dünyada hiç bir millete nasip olmayan bir şekilde ve yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olmuşlardır. Bu önemli konu bizim çalışmalarımızda bütünüyle ele alınmış ve Türklerin Müslümanlığı meselesi dokuz kitaptan oluşan bir külliyat halinde Türk okuyucularının irfan zenginliğine sunulmuştur. Bununla beraber burada mutlaka bir şeyler söylememiz gerekiyorsa, bize göre bunun biri zahiri ve maddi, diğeri manevi ve ilahi olmak üzere iki büyük sebebi veya sebepleri vardır. Zahiri Sebeplere gelince bunlar:

  1. Buna gönül vermiş, kendini Türkler arasında İslâm Dininin yayılmasına adamış din uluları, değerli İslâm âlimleri, bir çok Şeyhler, tasavvuf ehli, erenler ve İslâm evliyalarının steplerde yaşayan Türklere koşması, onlar arasında tebliğ ve irşad görevinde bulunmaları, bir diğer ifâde ile onların duası himmet ve bereketi onların göz yaşları;
  2. Tüccar Müslümanların daha ilk devirlerden itibâren Türklerle yakın temas içinde olmaları, onlarla sağlam, dürüst ticârî ilişkilerde bulunmaları, onların Müslüman olmaları için çalışmaları, Yeni Dini onlara samimi bir şekilde telkin etmeleri, İslâm kardeşliğini onlar arasında yaymaya çalışmaları.
  3. Derviş gazi ve hafif atlı Türk süvarilerin, yeni dinin verdiği iman ve hidayet coşkusu, İslâmı yayma ve cihat aşkı ile İç-Asya ve sınır boylarında yaşayan “Kâfir Türklere” karşı senelerce süren büyük gaza ve cihat seferleri ve onları İslâm Dinini kabule zorlamaları;
  4. Türk yurtlarında İslâm Dininin yayılmasının en büyük sebeplerinden biriside “Ribatlar” yani “Kutsal İslâm Ocakları” bu büyük hayır müesseselerinin ilk defa Türk yurtlarında yapılması ve Türkistan da yaygın bir hale gelmesi:
  5. Türklerin mutlaka Müslüman olmalarının zaruretine inanan Müslüman Fâtihler ve büyük devlet adamlarının bu yoldaki kesin irâdeleri onların bu uğurda bitmez tükenmez mücadeleleri, sonsuz sabır ve gayretleri:
  6. Türk Beyleri ve Türk Sultanlarının denge arayışları ve bunun için de İslâmiyeti tercih etmeleri, onu gerçek bir din olarak görmeleri ve bu dine bütün varlıkları ile sahip çıkmaları ve idareleri altında yaşayan bütün Türkleri Müslüman etmeye zorlamaları:

Bunlar bizim Türklerin nasıl Müslüman olduğu ve Allahın hidayetine giden yolun onlara  nasıl açıldığını izah etmek için ortaya koyduğumuz zahiri ve çok önemli sebeplerdir ve her biri hakkında âdeta bir kitap yazacak kadar geniş bir kapsamı bulunmaktadır. Fakat bize göre bir tek sebep vardır oda Batıni ve ilahidir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın ezel âleminde bunu böyle dilemesi ve taktir etmesidir. Zira; İlâhi irade ve O Yüce Varlık her şeyden önce Türklerin külli manada Müslüman olmalarını dilemiş, Türk milletinin alın yazısını Cenab-ı Hak ezel âleminde böyle yazmış ve kendi dininin aziz olması için Müslüman Türk Milletini hizmete BUYUR! etmiştir. Çünkü bunun böyle olduğu Kuran-ı Kerimin bir çok ayetleri ile sabit olduğu gibi, ayrıca bu keyfiyet Hz. Peygamberin bir çok hadislerinde de dile getirilmiş ve TÜRKLER, İslâmın Yüz Akı” bir kavim olarak bildirilmişlerdir. Bu cümleden olmak üzere Bizans topraklarının ele geçirilmesi, İstanbulun fethi, İslâm hilâfetinin Türklere intikali, Türk Hakanlarının Hâdimül-Harameyn olma şerefi gibi daha nice külli hizmetler bu ezel âliminde hep onlara kısmet edilmişti.

Bu bakımdan Türklerin külli manada Müslüman olmaları “Senaryosu”, Levh-i Mahfuzda saklı ve ilahi kader kalemleri tarafından yazılmış bir ilahi destandır. Bu senaryonun asıl kahramanları ise yine Bezm-i Ezelde Hak Teala tarafından seçilmiş ve Müslüman Türkün, Allahın hidayetine giden yolda ulu ataları olan Abdül-kerim Satuk Buğra Han ve onun soyundan gelen ve her biri ayrı bir İslâm mücahidi olan Karahanlı hükümdarları ve diğer Türk Sultanları idi. Zira başta Satuk Buğra Han olmak üzere bu ilahi sırra mazhar ve kendilerine hayır murad edilmiş cihangir Türk Sultanları Allahın hidayetine ulaştıktan sonra onlarda tıpkı Hz. Peygamber gibi cihad meydanlarına inmişler ve Türk boylarını İslam hidayet sancağının altında toplanmaya çağırmışlardır Bu büyük Türk Sultanlarını himmet, gayret, sonsuz gaza ve cihad aşkı ile Orta Asya Türklüğü akın akın İslâm dinine koşmuşlar ve yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olmuşlardır. Bu bir manada: Hz. Peygamberin külli risaleti ve ruhani varlığının Orta Asya Bozkırlarında yeniden tecelli etmesi ve,“İşte bugün size dninizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve din olarak sizler için İslamı beğendim (ve ondan hoşnut oldum.)”[5] ayeti-i kerimesinin aradan asırlar geçtikten sonra Müslüman Türk Milleti hakkında yeniden nazil olması idi.

Evet aradan asırlar geçtikten sonra bu yüce Kuran ayetleri Arabistan çöllerine, bu defa Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türk Boyları ve Müslüman Türk Milleti için sanki bir ilahi rahmet olarak yeniden nazil oluyordu. Zira Allah(c.c.) İslam dininin Türk boyları arasında yayılması için onlara fırsat vermiş, onların çok büyük bir çoğunlukla Müslüman olmalarını dilemiş, onlara olan nimetini böylece tamamlamış ve kokuşmuş asya dinleri karşısında Türkler için kendi dinini seçmiş ve ondan hoşnut olmuştur. Çünkü Türkler daha Müslüman olmadan önce, onların mutlaka Müslüman olcakları ve Allah yolunda korkmadan çekinmeden cihad edecekleri bir “ vadi süphani” olarak Muhammed Ümmetine müjdelenmiş ve bu yönde ilahi vahye mazhar ulu, yüce bir millet idi.

Bu bakımdan biz, netice olarak  bir kere daha şunu haykırıyoruz ki Türklerin müslümanlığı meselesi; İslâm ve insanlık tarihinin ikinci en büyük olayıdır.Çoğu kere miadını doldurmuş saçma sapan ideolojileri ayakta tutmak ve yeni nesilleri boş ve kof  bir hayal peşinde koşturmak ve kokuşmuş ideolojilerin bekçiliğini yapmak için kullanılacak ham bir malzeme de değildir.Neylersiniz ki bu mesele şövenist Türk Tarihçileri ve Cumhuriyet Devri yazar ve çizer takımı tarafından Talas Savaşı (750) ve Şamanizmin, İslâm dini ile olan benzerlikleri açısından ele alınmış ve Türklerin müslüman olması resmi okul kitaplarına da bu şekilde yazılmış ve böylece  yukarda da ifade edildiği gibi yeni nesiller nerede ise  bir asra yaklaşan bir zaman şeridi içinde boş ve kof bir ideolojiye kurban edilmişlerdir ki, bunun dünyada ve Türkiyenin dışında  hatta komünist Rusya ve Çinde bile bir örneği yoktur. Cumhuriyetimiz için de bir kayıptır. Gerçekte;

1- Talas Savaşı Nazariyesi uydurma bir nazariyedir. Talas savaşı’nın Türklerin müslümanlığı ile yakından ve uzaktan hiç bir ilgisi yoktur. Türklerin müslümanlığını Talas Savaşı ile izah etmek Türk ve İslam tarihini bir yalancı şahit yerine koymaktır.

2- Türklerin müslüman olmalarının asıl sebebini, Şamanizm ile İslâmiyet arasındaki benzerliklere dayandırmak ve bundan dolayı Türklerin müslüman olduğunu iddia etmek, eğer bir yıkıcılık, bir saptırma bir çarpıtma değilse bile, tam bir tarih sefaletidir, aslı esası olmayan çok gülünç bir uydurmadır

3- Şövenist Türk tarihçileri ve bir kısım Cumhuriyet devri yazarları, Talas nazariyesi ve Türklerin müslümanlığını bu şekilde izah etmekle Türkçe Kur’an, Türkçe ibadet, Türkçe ezan ve Türkçe namazın yolunu açık tutmak ve en sonunda İslâm dinini Şamanist bir kalıp içinde ve milli bir Türk dini olarak bu millete sunmak istemişlerdir ve böylece; İslam dini Türk milleti, Türk İslam tarih kültür ve medeniyetine çok büyük ve ağır bir darbe vur muşlardır.

4- Gerçekte Türk Milleti’nin, külli manada müslüman olması; “aslı Levh-i Mahfuzda saklı ve ilahi kader kalemleri tarafından yazılmış bir büyük senaryo ve bir yüce destandır”. Bu ilahi senaryonun yine “Bezm-i Ezelde” Allah (c.c) tarafından seçilmiş en büyük kahramanı ise SATUK BUĞRA HAN ve onun yüce şahsında temsil edilen Karahanlı Türk Hakanları Suçluklu Sultanları, Osmanlı İslam Padişahları ve İslam dininin bu yeni iman erleridir.

5- Çünkü ezel aleminde; Allah (c.c) kendi iradesini tebliğ etmek için insanlar arasından Hz. MUHAMMET’i (s.a.s) seçtiği gibi, Onun risaletinin geçerli kılınması, kendi dininin aziz olması ve iman hakimiyetinin kıtalar arası bir cihan hakimiyeti haline gelmesi için de milletler arasından TÜRK MİLLETİ’ni seçmiştir. Zira O Zat-ı Akdes Türk Milleti’nin alın yazısını nurdan harflerle böyle yazdığı gibi bu yüce misyona onları BUYUR! etmiş ve “ŞEHİTLİĞİ” onlar için ebedi bir “Şeref Madalyası” ve cennet payesi olarak vermiştir. Bu bakımdan islamın ilk şehidi Sümeyye adında bir Türk sahabe anası olduğu gibi son şehidi de inşallah yine eli sancaklı bir Türk olacaktır.

6- Bugün bile eli kanlı PKK teröristleri tarafından hunharca kurban edilen Anadolu insanının yağız çehreli yiğit erleri bu yüce misyonun devrimizdeki son temsilcileri ve Müslüman Türk Milletinin Allah (c.c) katında mağfiretine ebedi kefil olmuş son şerefli Peygamber yolcuları ve bizim yüz akımızdır. Bu bakımdan şerefli şehit ana ve babaları haddini aşan feryatlarla ağlamak bir yana, granit kayalar gibi sağlam durmalı ve Ruh-u Nebiyi asla taciz etmemelidir.

7- Türklerin Müslümanlığı sadece biz Türkler için değil, bütün Muhammed Ümmeti ve insanlık içinde bir ikram-ı ilahi ve bir lutf-u rabbanidir. Bir ilahi beşaret ve işarettir. Ayrıca Türk Milleti içinde bir yüce mazhariyettirki, onun bu yüce mazhariyeti şüphesiz Kuran-ı Kerimin bir çok ayetleri ve Fahr-i Kainat Efendimizin bir çok hadisleriyle sabit olmuş bir yüce keyfiyettir.

8- Her ne kadar diğer milletler için imanın şartı ALTI ise de, bu Müslüman Türk Milleti için YEDİdir. Bu Yedinci şart ise; Allahın dinini her hal-ü kârda yüce kılmak ve Müslüman Türk Milletinin bu manada milli varlığı ve tarihi şahsiyetini  ayakta tutmak ve bunun için devrin icapları neyi gerektiriyorsa ona göre hareket  etmek ve gerektiğinde bir gül bahçesine koşarcasına ŞEHİD olmaktır.

Bu bakımdan resmi okul kitaplarındaki bu asılsız görüşlerin derhal kaldırılması ve bu konuların, yeni bir milli şuur ve milli tarih görüşü ile yeniden değerlendirilmesi ve yazılması gerekmektedir. Artık Milli Eğitim Bakanlığı bu tarih sefaletine bir son vermeli ve Türklerin Müslümanlığı tarihi realitelere göre ele alınmalı ve tarihi gerçekler gün yüzüne çıkarılmalı, böylece kendi tarihimizle yüzleşmekten korkulmamalı ve milli dini tarihimizle barışılmalıdır.

 

[1] Yıldız, H.D. İslamiyet ve Türkler, İstanbul,1976,s.33.

[2] İbn Fazlan Seyahatnamesi, R. Şeşen,1955,s.39

[3] Arnold, T.W., The Preaching of Islam, Lahor, 965, p.243. Kitapçı, Z. Türk Moğol Boyları Arasında İslamiyet, Konya,2005,s. 267

[4] Togan,Z.V.Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981 s. 132.

[5] Kuran-ı Kerim: el-Maide;3


Bu makale, yayınlandığı günden itibaren 1926 defa okunmuştur.

Son Makaleler

ANSİKLOPEDİ VE KİTAP Zekeriya Kitapcı

Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI, Osmanlıların Orta Afrika Politikası Askeri, Ticâri ve Siyasi İlişkiler, Osmanlı Ansiklopedisi Cilt I, Yeni Türkiye Yayınları [s.411]. Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI, Türklerin Müslüman Oluşu, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara (http://turkoloji.cu...

Gazete Yazıları Zekeriya Kitapcı

Zekeriya KİTAPÇI, Afrikada İslamiyet, Tercüman Gazetesi, 23 Ağustos 1978. Zekeriya KİTAPÇI, Afrikada Misyoner Faaliyetleri ve İslamiyet, Bayrak Gazetesi, 1 Ocak 1985. Zekeriya KİTAPÇI, Nijeryada İslâmiyet ve Hıristiyanlık Mücadelesi, Türkiye Gazetesi, 02-03-04-05-06-07-08.01.1985 tarihli ...