MAHMUD EL- KAŞGARİYİ YETİŞTİREN KAŞGAR UYGUR ÇEVRESİ VE KAŞGARİYE GÖRE MÜSLÜMAN TÜRK REALİTESİ

MAHMUD EL- KAŞGARİYİ YETİŞTİREN KAŞGAR UYGUR ÇEVRESİ VE KAŞGARİYE GÖRE MÜSLÜMAN TÜRK REALİTESİ

MAHMUD EL- KAŞGARİYİ YETİŞTİREN KAŞGAR UYGUR ÇEVRESİ VE KAŞGARİYE GÖRE MÜSLÜMAN TÜRK REALİTESİ

Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI

Doğu Türkistan ve Uygur Türk bölgesinin bu gün bile en önemli yerleşim birimlerinden biri ve bir büyük Türk şehri olan Kaşgarın; Türk İslam tarih, medeniyet ve kültüründe çok parlak bir yeri ve çok şerefli bir tarihi vardır. Tarihin hemen her derinde çok önemli bir din, bir kültür ve ticaret merkezi olan Kaşgar, bu önemli durumunu İslami devirlerde de devam ettirmiş ve İslam hidayet güneşinin parlak ışıkları bu toprakları aydınlatmasından sonra ise; Orta Asya ve Turan Yurdunun; Buhara, Semerkant, Farab, Fergane ve Harzem gibi en büyük bölgesel medeniyet merkezlerinden biri olmuştur.

        Asıl bundan sonradır ki, bu bereketli topraklardan ünü cihanı dolduran bir çok ilim ve fikir adamları, dil ve edebiyat otoriteleri, Tefsir, Hadis ve Fıkıh alimleri çıkmıştır. Onlar bizim din, fikir ve sanat hayatımıza yön verdikleri gibi, Orta Asya bozkırlarında inşa ettiğimiz büyük Türk İslam Medeniyetinin de asıl mimarları ve temel taşları olmuşlardır. Peki bu nasıl böyle olmuştur? İşte burada sizlere sunmaya çalıştığımız bu mütevazi tebliğimizde bu çok önemli sorunun cevabı aranacak ve Türk dili ve edebiyatının en üstün alimi Mahmud el- Kaşgarinin şahsında ve o nun kıymetli eseri Divanü Lüğat et-Tükte bu ve benzer sorulara cevaplar aranacaktır.

Bilindiği gibi, tarihi geçmişi milattan önce II. asır ve daha erken devirlere uzanan ve Doğu Türkistanın batı bölgesinde ve Pamir ve Tengri dağ silsilelerinin eteklerinde bulunan bu günkü Kaşgar şehrinin asıl yıldızı, Ötükende kurulan Türk Uygur Devletinin sınırları içine girdikten sonra daha da parlamış ve İslamiyetin bu bölgeye ayak bastığı sıralarda yani VII ve VIII. Asırlarda çok büyük bir Uygur kültür ve medeniyet merkezi haline gelmiştir. Zira o sıralarda çoğunlukla Budist olan Uygurlar bu güzel şehri bir çok güzel imaretler yanı sıra bir çok Budist mabedleri yani, Burkanlarla süslemişler ve burasını sadece bir din, bir ticaret merkezi değil, Uygur Türkçesinin de konuşulduğu ve yazıldığı bir sanat ve kültür merkezi haline getirmişlerdir.

Ne var ki, Karahanlılar devrinde ve an Abdülkerim Satuk Buğra Han sayesinde önce Artuça çekilen İslam hidayet sancağı, daha sonra Kaşgar burçlarında dalgalanmaya başlamış ve eski çağlar ve Uygurlar devrinin din, kültür ve ticaret merkezi olan Kaşgar şehri şimdi yeni kurulan ilk TÜRK İSLAM DEVLETİ nin de siyasi başkenti olmuştur. İşte asıl bundan sonradır ki Kaşgar daha da gelişmiş hem İslam, hem Türklük ve hem de bu güzel Türkçenin kendi devrinde en parlak adeta bir ekolü olmuştur. Zira bu devleti kuran Karahanlı Hakanları ocaktan mümin ve Müslüman insanlardı. Onların ömürleri hep gaza ve cihad meydanlarında at koşturmakla geçmişti. onların bu bitmez ve tükenmez ilahi gayretleri sayesinde İslam dini, Orta Asya da yeni bir hamle gücü kazanmış, İslamiyet Türk boyları arasında kolektif bir hidayet fırtınası haline gelmiş ve bir çok Türk boyları da Müslüman olmuşlardır. Bu Müslüman olan Türkler arasında Kaşgarlı Mahmudun babaları ve ataları da vardı ve onun Müslüman olan ilk atasının adı Muhammed yani Mehmed idi.

    Mamafih biz bu devirlerde Kaşgarın; hem Türklük ve hemde Türkçenin önemli bir merkezi olduğunu söylemiştik. Zira bu devleti kuran Karahanlı Hakanları öz be öz Türk oldukları gibi, yine onlar bu devleti kurarken Gök Türk geleneğine göre, Türk boylarını esas almışlar ve öz be öz Türk varlığına dayanarak kurmuşlardı. Devletin bel kemiğini ise yeni bir imani coşku ile Müslüman olan Uygur Türkleri teşkil ediyordu. Bu bakımdan Kaşgar şehri ve devletin resmi dili Türkçe idi. Zira kitle nüfusunun hepsi öz be öz Türk olduğu gibi konuştukları dil ise Türkçenin o çağlarda en gelişmiş ve bir ilim dili olan HAKANİYE TÜRKÇE si idi.

        Zaten İslamiyet Kaşgara diğer şehirlerin aksine yalnız bir din olarak değil, bir medeniyet ve kültür olarak geliyordu. İşte, Kaşgar; İslam kültür ve medeniyetinin böylesine parlak bir merkezi olduğu o mutlu asırlarda, ilim aleminde KÜÇÜK BUHARA diye anılıyor ve İslam dünyasının Bağdad, Şam, Kahire ve Kurtuba gibi büyük medeniyet ve kültür merkezlerine eş değer bir şehir olarak görülüyordu. Bu bakımdan Kaşgarda her bir asırda Türk asıllı pek çok Hadis, Tefsir, özellikle Fıkıl alimleri ve bu arada Arap dili ve Edebiyatı otoriteleri. Yetiştiği gibi Türk dilinin de Yusuf H. Hacib ve Mamud el- Kaşgari gibi daha bir nice devasa dil otoriteleri yetişmiştir.

Gerçekte Kaşgarın bir Türk ve İslam medeniyeti merkezi haline gelmesinin asıl sebebi Satuk Buğra Hanın ta kendisi idi. Zira bu Mücahid Gazi Hükümdar; Kaşgarı, sadece cihada memur akancı cihan ordularının bir karargahı, bir ordugah şehri değil, bir ilim yuvası, İslam alimlerinin barınağı ve Turan Yurdunun dört bir yanından gelen şöhretli alimlerin buluşma yeri olarak görmek istiyor ve bundan çok büyük bir haz duyuyordu. Bu bakımdan gönlü İslam ateşiyle dop dolu olan Satuk Buğra Han, İslami istiklalini elde ettikten sonra amcasının Artuç ta yaptırdığı Buda mabedini, Burkan derhal camiye çevirmiş ve daha sonra bunun çevresine yeni, yeni imarethane ve medreseler ilave etmiş ve burası Kaşgar ve çevresinin çok önemli bir İslam külleyesi ve eğitim merkezi olmuştur. Nitekim Buğra Han 955 yılında vefat edince Kaşgarın kuzey mıntıkasında bir yer olan Artuçtaki bu İslam Külliyesin gömülmüş ve bu günlere kadar gelen mübarek türbesi Türkler için her zaman mukaddes bir ziyaretgah olmuştur.

            Kaşgar da, Abdülkerim Satuk Bğra handan sonra da, Karahanlı Hakanları tarafından bir çok medrese ve ilim yuvaları yapılmıştır. Fakat bunlardan bizim için en önemlisi, Kaşgardaki Hamidiye ve Sacidiye Medreseleridir. Bu medreselerde okuyan öğrencilerin genellikle hepsi Türk olduğu gibi, burada ders veren hocaların çoğu da, başta el Hüseyn b. Halef elKaşgari olmak üzere Türktü ve ana dilleri olarak ta Türkçe konuşuyorlardı. Onların göksünde hem Türklük ve hem de Türk dili sevgisi çoktan ummanların dahi söndüremeyeceği bir ateş haline gelmişti. İşte Mahmud el- Kaşgari ; bundan sonraki sayfalarda çok daha ayrıntılı bir şekilde üzerinde durulacağı gibi, Türklük gurur ve şuurunu Sacidiye ve Hamidiye Medreselerinin bu özü sözü Türk, ak sakallı, nurani yüzlü, ak bakışlı hocalarından aldığı gibi, Türk dili ve Türkçe aşkını da yine bu hocalardan almış, MÜSLÜMAN TÜRK REALİTESİ’ni bu hocalar sayesinde idrak etmiştir. Öyle tahmin ediyoruz ki o; ilk kitabı olan K. Cevahir en Nahv fil Luğa et Türkiyye adındaki eserini de bu medreselerde okuyan öğrenciler için bir ders kitabı olarak yazmıştır.

Bu bakımdan Kaşgar, daha Mahmud el Kaşgari henüz dünyaya gelmeden önce hem Türk dili, hem de Türklüğün en güçlü merkezlerinden biri idi. Bu merkez artık çoktan Türklük şuurunun meyvelerini vermeye başlamıştı. Bunun mutlu bir neticesi olarak Abdulkerim Satut Buğrna Han destanı, Hakaniye Türkçesinin henüz yazılmayan bu güzel metni çok lirik bir uslup ve anlatım tarzı ile dilden dile, ilden ile, bir imani coşku halinde dolaştığı gibi, yine Kaşgariden önce Türk dilinin en güzel bir şiir ve nazım eseri olan Kudatgu Bilik te Yusuf H. Hacib tarafından yazılmış ve Türk devlet geleneğini ortaya koyan bir kitap olarak, Karahanlı Hakanlarından Tavgaç Hana sunulmuştur. Yine bunun gibi, aynı devirlerde ve aynı kültür muhitinde yetişmiş olan Ebul Futuh Abdül Gafir b. Hüseyn el- Almai,(öl. 1096) bu defa Kaşgar Tarihini yazmıştır. El- Almai bu eserinde, Kaşgarın kültürel alt yapısını ; yani tarih, kültür, medeniyet ve islami ilimlerdeki yerini açıklamış ve hülasa Kaşgarı bütünüyle İslam Tarih ve kültür ve medeniyetine kazandırmıştır. İşte Mahmud el- Kaşgari ilim dünyasına bir Türk ve İslam âlimi, bir Arap dili ve edebiyatı otoritesi ve bir Türk dili Bilgesi olarak “Merhaba!” demeye hazırlandığı sıralarda (X.asır) Kaşgar; Türk varlığının, Türk Dilinin dolaysıyla Türk İslam kültürünün böylesine parlak en büyük ve Turan yurdunda bir eşi ve benzeri bulunmayan en üstün merkezlerinden biri idi.

    Evet, küçük Mahmud 993’lü yıllarda Kaşgarın Opal köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Hüseyn, dedesi Muhammed yani Mehmettir. Anası, Karahanlılar devrinin önde gelen ulemasından Hoca Seyfeddin Büzürgün kızı Bibi Rabia Hatundur. Görüldüğü gibi Kaşgari ; ilme bağlı, ulemaya saygılı, Türk örf ve adetlerine sahip çok şerefli ve aristokrat bir Tür ailesine mensuptur. Nitekim o; eserinin bir yerinde haseb ve nesebinin yüceliği ile övünmekte ve bizlere şu bilgileri vermektedir; “ Bizim atalarımız olan beylere “Emir” derler, babamız Türk illerini Saman Oğullarından feth etmiş olan bir beydir, adı Baharkin (Emir Tekin) idi.”

    İşte daha sonra herkesin kendisinden saygı ile bahsedeceği küçük Mahmud, Türk İslam Medeniyetinin beşiği, Orta Asya Türklüğünün en güçlü kalesi ve Karahanlı Hakanlarının devlet merkezi olan Kaşgar coğrafyasında, böylesine zengin bir din, kültür ve medeniyet ortamında dünyaya gelmiştir. Daha ilk çocukluk yıllarından itibaren aile ve töre gereği , ona güzel Türkçe konuşması, güzel ata binmesi ve güzel ok atması öğretilmiş ve böylece akıncı atalarına layık çok güçlü ve çok kuvvetli ve çok yiğit bir Türk delikanlısı olmuştur. Nitekim o, bu üstün meziyet ve yüce vasıflarını daha sonra Arapça kaleme aldığı meşhur eserinde gururla zikredecek ve şöyle diyecektir;

“Bununla beraber ben, onların ( Türkler) en fasih konuşanlardan, meramını en güzel ve en açık anlatanlardan, en doğru anlayanlardan, soy ve sopça en şerefli, en seçkin bulunanlardan, ayrıca en iyi kargı silah kullanan savaşçılardan biriyim.”

    Neylersiniz ki, küçük Mahmuda çok erken yaşlarından itibaren ata binmeyi, ok atmayı ve güzel kılınç kullanmayı öğreten bu şerefli Türk ailesi, daha sonra tercihini, İslam dini ve ilimden yana yapmış ve onun; devrin alışıla gelmiş teamülleri dışında, yani bir gaza ve cihad eri olmasının ötesinde, faziletli bir Türk alimi olmasını istemiş, ve onun bir arslan pençesi kadar güçlü ellerine kılınç yerine kalem vermiştir. Artık bundan böyle Mahmud ünü cihanı tutan Kaşgar Medreseleri ve bu medreselerde hocalık yapan Türk İslam Alimleri ve bilge kişilerinin rahle- i tedrisinde Tefsir, Hadis ve Fıkıh gibi, o devirlerde pek revaçta olan İslami ilimleri tahsil etmiş ve kendi devrinin İslami ilimlerin her bir dalında etkili bir İslam alimi ve yetkili bir Tür alimi olmuştur. Asıl bundan sonra dır ki o; Arap dili ve edebiyatına yönelmiş ve bu dil ile ilgili sarf, nahiv, belağat, fesahat, bedi, beyan gibi, bu dilin bütün yan ilimlerini okumuş ve diğer bir çok Türk bilgini gibi o da Araplara nerede ise,

“Dilinizi geliniz benden öğreniniz! diye meydan okuyacak bir hale gelmiştir.

    Diğer taraftan Türkçe; Karahanlılar devri Hakaniye Türkçesi, onun ana dili idi ve bu dilin bütün lehçelerini biliyor ve en güzel bir şekilde konuşuyordu. Farsçayı da en çok güzel öğrenmiş, o devirlerde günümüzün tabiri ile tam bir “Filoloğ” olmuştur. Bununla beraber o; bütünüyle Orta Asya Türk varlığına yönelmiş, onun tarihi geçmişine bakmış, Türk vatan coğrafyasında gezip dolaşmış, Müslüman Türke ait ne varsa; etnografya, folklor, halk edebiyatı, güzel söz ve şiirler, öğrenmek istemiş ve Türkoloji alanında ilmi deryaları andıran ve feyzi dünyaları dolduran bir Türk bilgini ve bir Türkoloji alimi olmuştur.

Ne var ki Kaşgari, Türk dili ile ilgili bu yüklü çalışmaları sırasında, azgın Arab ve bezgin Fars milli şuuru ile karşılaşmış, bundan dehşete kapılmış ve bir çıkış yolu aramıştır. Buda ancak, milli Türklük şuurunun uyanması, onun silkinip yeniden ayağa kalkması ve “Müslüman Türk Realitesi”nin ortaya konulması ile mümkün olurdu. Başta Arap ve İranlılar olmak üzere, bütün Müslümanlar ve Muhammed Ümmeti, bu gerçeği hem de her türlü milli taassubun dışında kabul etmeleri lazımdı. Kaşgari için bu şüphesiz kendini aşan bir fikri tekamül, bir istihale, belki bir titreme ve kendine dönme idi. Bu bakımdan Kaşgari daha Orhon Kitabeler’ini görüp okumadan, titremiş, kendine dönmüş, öz varlığına yönelmiş ve İslami manada ilk Türk Milliyetçisi olmuştur. Türk İslam Tarihinde bunun bir eşi ve benzeri yoktur.

    Neylersiniz ki onun bu ulvi görüş ve düşünceleri, kendisinden sonra gelenler için bir mefkure ve ideoloji haline gelmediği gibi, onun gösterdiği fikri istikamet doğrultusunda ve bir cihan hakimiyetine giden yolda yürüyen Türk aydınları, ilim irfan sahipleri bile çıkmamıştır. Kaşgarinin bu özel durumunu, Kaşgar ve onun İslamın erken devirlerinde Türk İslam medeniyetindeki parlak bir merkezi olması sebebi ile izah edenler olacaktır. Bu ve benzer fikirlerin Kaşgarinin kendi devrinde eli bayraklı bir Türk milliyetçisi olmasını izahta, bir hakikat payı varsa da, hemen şu hakikati itiraf edelim ki, Kaşgarinin gönül ve kalbinde böyle engin bir Türklük coşkusu ve zengin bir Türk dili meşalesini tutuşturan ve dolaysıyla MÜSLÜMAN TÜRK REALİTESİNİ ona ilk telkin eden bir Türk ve İslam alimi vardır. Bu zat ise el- Hüseyn b Halef el- Kaşgari idi. (öl.1091)

    Daha ziyade “eş-Şeyh”,”el –İmam”,”ez-Zahid”, gibi birbirinden güzel İslami ünvan ve kemalat sıfatları ile anılan bu zat, kendi devrinin dini bütün ve fazileti dünyaları dolduran en büyük Türk-İslam alimlerinden biri idi. Her ne kadar bu büyük zatın hayatı ve varsa eserleri hakkında şimdilik elimizde fazla bir bilgi yoksa da, kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa o da onun Kaşgar daki çok büyük Sacidiye Medresesinin en ünlü yüce müderrislerinden biri olmasıdır. Yine kitaplardan ve satır arası “HÜVE” zamirlerinden öğrendiğimize göre Hüseyn b. Halef el-Kaşgari, hadis ilminde, “el-İmam” seviyesine ulaşmış, Arap dili ve edebiyatında bir otorite olmuş, ayrıca kendisi Müslüman Türk’e bel bağlamış bir kimse idi. O; “Hakaniye Türkçesine” gönül vermiş ve ömrü boyunca Hakaniye Türkçesinin Arapçadan hiç bir zaman geri olmadığını savunmuş en büyük Türk ve İslam alimlerinden biri idi.

    İşte Kaşgarinin yüksek tahsil hayatına başladığı yıllarda onun karşısına bu fazileti dünyaları dolduran Türk alimi ve aynı zamanda Arap dili ve Edebiyatı otoritesi Hüseyn b. Halef çıkmış ve onun en sevdiği hocalarından biri olmuştur. Ne varki Halef el-Kaşgari, genç talebesi Mahmudun fikri dokusunu sanki bir gergef gibi işlemiş, ona Türklük coşkusunu ve Türk dili sevgisini bir imani coşku halinde aşılamış ve bizim yeni tabirimizle “ MÜSLÜMAN TÜRK REALİTE” sini onun beynine altın çivilerle çakmıştır. Böylece Hüseyn b. Halef el-Kaşgari, yeni bir hüviyet kazanmış ve Mahmud el-Kaşgari şeklinde ilim dünyasına yeniden doğmuş ve bu yeni ismi ile Müslüman Türkün maşeri vicdanındaki şerefli yerini de almıştır.

    Yine satır aralarındaki “HÜVE” zamirlerinden öğrendiğimize göre, bu Türk-İslam aliminin bize göre çok ilginç bir yönü daha vardır. Oda, Hüseyn b. Halefin, Müslüman Türk milletinin, tarihi Orta Doğu Misyonu ve Türk dilinin bu ilahi misyondaki yerinin ifade ve izah edilmesindeki önemini vurgulayan bir çok hadisleri toplaması ve bunları bir bir, bu değerli öğrencisine dikte ettirmesidir. Bunlar arasında kudsi hadisler bile vardır. Bu hadislerin her birinde Türk milletinin ululuğu, Türk dilinin yüceliği beyan edilmiş, bir cihan hakimiyetine giden yolda onun tarihi misyonu dile getirilmiş ve bu güzel fikirler yine bizim tabirimizle MÜSLÜMAN TÜRK REALİTESİ bir daha silinmemek üzere onun beyin hücrelerine işlenmiştir. Bu hadislerin yekününün bir hayli kabarık olması gerekmektedir.

        Ne ilginçtir ki, Mahmuud el – Kaşgari bunları hiçbir zaman unutmamış ve daha sonraki yıllarda büyük bir aşk ve şevkle kaleme aldığı bu hadislerden sadece iki tanesini meşhur kitabında nakletmiştir. Bunlardan birisinde; “Hilafet” ve “Saltanat”ın mutlaka Türklere geçeceği, yani Müslüman Türkün tarihi Orta Doğu misynu dile getirilmiş ve diğerinde ise, Hakaniye Türkçesinin yüceliği ve bu dilin Arap ve İranlılarda dahil bütün Muhammed ümmeti tarafından öğrenilmesi tavsiye edilmiştir. Kaşgarinin, tam isnad ve metinleri ile zikrettiği bu hadislerin isnad ve metinlerinin yeni bir vizyonla değerlendirilmesi şimdilik bu tebliğin konusu değildir. Ayrıca bu hadisler ve isnad ta yer alan hadis ricali, şimdiye kadar bir çok dil ve edebiyat otoriteleri tarafından hem de çok lüzumsuz bir şekilde tenkit edildiği gibi, şüphesiz bundan sonra da bu nevi lüzumsuz tenkitler böyle devam edip gidecektir.

        Fakat kim ne derse desin, bu hadislerin ravileri arasında bulunan Hüseyn b. Halef el-Kaşgari ve Ebu Bekr el – Müfid el-Cercerainin Türklük sevgisi ve Türk dili coşkusunda da hiç kimsenin en ufak bir şüphesi olmamalıdır. Bu Hadislere onların sahip çıkmaları bile, onlardaki bu Türklük sevgisinin en büyük bir delili olmalıdır. Yine bu hadisler Kaşgari gibi bir Türk dahisinin Türklük coşkusu ve Türk dili sevgisi ile dop dolu yetişmesinde birinci derecede önemli bir rol oynamıştır ki, bu hususta kimsenin söyleyeceği fazla bir şeyde yoktur. Neylersiniz ki gerek Hüsen b. Halefin ve gerekse el- Cercerainin bu yönü şimdiye kadar hiç bir Türk ilim adamı tarafından dile getirilmediği gibi, ayrıca onlar çok lüzumsuz bir şekil de de tenkit edilmişlerdi. Bu arada hemen şunu ifade edelim ki, Müslüman Türklerin İslam Kültür ve medeniyetinin kapısını çaldıkları bu yeni devirde, İslami Türk Milliyetçiliğinin ilk bayraktarı olma şerefi Hüseyn b. Halefe ait olduğu gibi , Mahmud el-Kaşgarinin böylesine bir Türklük gurur içinde yetişmesi ve Müslüman Türk Milleti için böylesine yüce ülküler taşımasının şerefi de herkesten önce bu büyük Türk Hadis alimi ve otoritesine aittir.

        Bu arada hemen şunu itiraf edelim ki, Hüseyn b. Halefin, Mahmud el- Kaşgariye verdiği emekler şüphesiz hiçte boşa gitmemiştir. Zira Kaşgari, MÜSLÜMAN TÜRK REALİTESİ ni, onun dili ve tarihi misyonu ile idrak ettikten sonra, bütün gücü ile Türkün tarihi şahsiyeti ve Kabe-i irfanına yönelmiş ve Türkçenin yeni coğrafi iklimine çıkmıştır. Onun devrinde Türk dili kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış ve büyük halk kitleleri tarafından kabul edilmiş başka hiç bir dil yoktu. Bir diğer ifade ile Türkçe, dünyanın konuşulan, yazılan şiir ve edebiyatı olan en büyük bir dili idi. Ne ilginçtir ki Türkçe bu gün bile, bu tarihi özelliği ve üstünlüğünü muhafaza etmektedir. Bu bakımdan onun kalbi ve gönlünde Türk milli şuuru,Türklük duygusu ve Türkçe sevgisi bir yanar dağ bir volkan gibi lav ve ateş püskürüyordu.

            Bu onda ki “Kızıl Elma Ülküsü” nün de adeta bir şahlanışı idi. Bu arada Kaşgari, Türkün tarihi varlığı, İslami şahsiyeti ve insanlığın hayrına ona Allah (c.c.) tarafından verilen ilahi misyonu; yani “Nizam-Alem” olgusunu keşfetti. Ayrıca İslam dünyası ve bir ilahi hakimiyete giden yolda Türkçeyi ve onun önemini kavradı. Hülasa Türkün alın yazısı ve Türkçenin geleceğini en iyi bir şekilde okudu. Elde ettiği neticeler onu nerede ise heyecandan boğacak bir hale getirmişti. Artık bundan sonra Onun önü de kimsenin durması ve yolunu kimsenin kesmesi mümkün değimdi. Artık o, bir çağlayan gibi coşuyor ve Türkün tarihi şahsiyeti ve yüce misyonunu o akıcı üslubu , Arapça ve parlak ifadesiyle bütün dünyaya duyurmaya çalışıyor ve şöyle haykırıyordu.

“Gördüm ki, Allah(c.c.) devlet güneşini Türk burçları üzerine doğdurmuş, felekler onların mülkleri üzerinde deveran eder olmuştur. Onlara TÜRK adını Cenabı Hak kendisi vermiş, mülk ve hilafeti onlara müyesser etmiştir. Bundan sonra onları, asırların yani, koca bir cihanın hakanları (yöneticileri) kılmış ve dehrin bütün dizginlerini Türk Hakanlarının eline vermiştir. Böylece Yüce Mevla, Türkleri bütün kavimlerden üstün tutmuş, hak yolunda onlara güç kuvvet ve zaferler vermiştir. Allah(c.c.) onlara sığınanları, onlara dayananları aziz etmiş, bütün dileklerini vermiş, onlar kötülerin şerrinden korumuş, ulu bir millet kılmış ve onlara kötülük edenlerin de belasını vermiştir.”

           Kaşgari, bununla da yetinmemiş, Türk milletine iki büyük müjde vermiştir. Bunlardan birincisi; Türklerin İslamın hizmetinde ilahi bir ordu olduğu, ve onları Cenabı Hakkın onları “Doğu Cihetine” yerleştirdiği, ikincisi ise; mülk ve saltanat, yani Halifelik ve hilafet ülkelerinin onlara verilmiş olması idi. Bu bir manada Türkleri bir cihan hakimiyetine giden yolda, aynı zamanda Orta doğu hakimiyetine giden ilahi yolun açılacağının da müjdesi idi. Bize göre Kaşgari, ayine-i deverana bakmış, Karahanlı Türk Hakanları, bu gaza ve cihad erleri ve onların Allahın dinini yüce kılmak için gaza ve cihad meydanlarında nasıl at koşturduklarını görmüş, onların şahsında Türk milletine bakmış ve onları top yekün Allahın askerleri olduklarını müşahede etmiştir. Onlar; Yahya Kemalin ifadesi ile, “Bir saday-ı Muhammedi “ idi. Kuran-ı Kerimin bir müjdesi olarak geliyorlardı. İşte Kaşgari, Müslüman Türk milletinin alnına ilahi kader kalemlerinin cennet nuru ile yazdığı bu hükmünü ilk defa okumuşu ve bunu bir ilahi beşaret olmak üzere Müslüman Türk milletine müjdelemiştir. Zaten Kaşgariyi Müslüman Türk milletinin nazarında çok yüce kılan da onun milletimiz hakkındaki bu beşaret ve müjdeleri idi.

    Burada karşımıza çok önemli bazı sorular çıkmaktadır. Kaşgarinin bu ilahi beşareti gerçek olmuş mudur? Türklere bir cihan hakimiyetine giden yolda ilahi Orta Doğu yolu açılmış mı dır? Halife ve hilafet ülkelerinin idaresi geçekten de Türklerin eline geçmiş midir? Hemen şunu itiraf edelim ki ak sakallı, ak saçlı ve nur yüzlü nurani bakışlı Tarih Baba buna bütün sadakatiyle “Evet” demektedir. Çünkü Kaşgarinin bu güzel müjdeleri Selçuklu ve Osmanlı Türkleri tarafından gerçekleştirilmiştir.Zira Müslüman Türk Milleti beş asır hilafet makamına geçtiği gibi. Türkçe de beş asır hilafet makamının dili olmuştur.

        Bunlar bizim, bir tebliğ konusu ve süresi içinde Kaşgarlı Mahmud ve onun Müslüman Türk milleti hakkında beslediği yüce fikirler ve beklentileri, bu arada Müslüman Türk Realitesi hakkında yaptığımız bir tarih muhakemesidir. Bu tebliğimizle Kaşgarinnin şimdiye kadar fazla bir kimsenin ilgilenmediği bir yönü üzerinde durulmuş ve Türk ilim adamlarının değerlendirmelerine sunulmuştur.

        Mamafih bu tebliğimize bir son vermeden önce burada acı da olsa bazı hakikatleri dile getirmek istiyoruz. Şöyleki; Kaşgari şüphesiz Türk milleti ve İslamın hayrına çok kudsi bir misyonu ortaya koymuş, Müslüman Türk Realitesi ve Türkçenin bir cihan dili olması yolunda çok hayırlı bir başlangıç yapmış ve çok güzel bir yol açmıştır. Ne yazık ki, onun bu misyonu Türk milleti ve Türkçenin hayrı ve ululuğuna giden bu nurlu yolda daha sonraki asırlarda pek az kimse yürümüş ve böylece bu büyük eser ve ihtiva ettiği fikirler kendisinden beklenen tesiri asla göstermemiştir. Peki bu günkü durum nedir? Hemen şu acı hakikati ifade edelim ki aradan asırlar geçtiği halde, bu günkü durum özellikle ülkemizde dünden pek farklı değildir. Ona ferdi olarak kucak açan birkaç ilim adamımızın dışında Kaşgariye Türk devleti ve resmi kurum ve kuruluşlarımız henüz yeteri kadar sahip çıkmamıştır. Onun; bizim kültür politikamızda yeri olmadığı gibi, fikirleri de Türk toplumuna henüz mal edilmemiştir. İlk öğretim ve liselerde okutulan müfredat programlarında Kaşgari ile ilgili pek fazla bir bilgi yoktur.

        Yine aradan tam dokuz asırdan fazla bir zaman geçtiği halde; Divanü lLüğat et- Türk ün asıl Arapça metni, bu arada içinde geçen Türkçe kelime, şiir, ata sözleri ve diğer bilgiler tahkik edilerek dip notları ile birlikte, en az beş cild Arapça metin yayınlanmadığı gibi, insanlığın ortak medeniyet ve kültürüne de sunulamamıştır. Her şeyden önce bu bizim yüzümüzü kızartan bir ayıp olmalıdır.

        Diğer taraftan, yine aradan dokuz asır geçmesine rağmen bu muhteşem eserin; arı ,duru, temiz ve anlaşılabilir bir dil ile gerekli dip not ve kelime bilgileri ile henüz Türkçeye çevrilmemiştir. Ne var ki aradan bunca yıl geçmesine rağmen şimdiye kadar B. Atalay tarafından bu gün çoğu halde mana ve muhtevasını kaybeden üstelik yavan bir dille 1937 li yıllarda yapılan bir çeviri ve bununda daktilo ile yazılmış bir baskısı ile yetinilmiştir. Neylersiniz ki devlet desteğine sahip bir çok kurum ve kuruluşların buna senelerdir senelerdir seyirci kalması durumun vahametini bütün acılığı ile ortaya koymakta ve Kaşgarinin kuytu köşesinde kemiklerini sızlatmaktadır.

        Bütün bunlardan daha da acısı devletin üstün imkanları ile gözden geçirilen ve yeni yeni bir çok maddeler ilave edilerek yeniden yayınlanmış olan on üç cildlik İslam Ansiklopedisine, ne Kaşgarlı Mahmud ne de onunu Divanına henüz yer verilmemiştir. Bu en azından bir gaflet değilse ya nedir?

Yine Mahmud el-Kaşgarinin, gerek onun şahsiyeti ile ilgili ve yekunu bir hayli kabarık olan makale ve eserler, gerekse Divan-l-Lüğat et Türk le ilgili biblyoğrfik çalışmalar incelendiğinde bir gerçek daha ortaya çıkmaktadır. O da Kaşgari’nin yüksek şahsiyeti ve onun yanına henüz “TÜRK” ve “İSLAM” kelimesinin yazılmamış olmasıdır. Sadece “TÜRKÇE” kelimesi yazılmıştır. Bu da Müslüman Türk Milleti ve onunu diline gönül veren ondan insanlığın hayrına yüce beklentileri olan Kaşgarinin kuytu kabir köşesindeki kemiklerini sızlatmakta ve bizleri derinden derine yaralamaktadır.


Bu makale, yayınlandığı günden itibaren 1232 defa okunmuştur.

Son Makaleler

ANSİKLOPEDİ VE KİTAP Zekeriya Kitapcı

Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI, Osmanlıların Orta Afrika Politikası Askeri, Ticâri ve Siyasi İlişkiler, Osmanlı Ansiklopedisi Cilt I, Yeni Türkiye Yayınları [s.411]. Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI, Türklerin Müslüman Oluşu, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara (http://turkoloji.cu...

Gazete Yazıları Zekeriya Kitapcı

Zekeriya KİTAPÇI, Afrikada İslamiyet, Tercüman Gazetesi, 23 Ağustos 1978. Zekeriya KİTAPÇI, Afrikada Misyoner Faaliyetleri ve İslamiyet, Bayrak Gazetesi, 1 Ocak 1985. Zekeriya KİTAPÇI, Nijeryada İslâmiyet ve Hıristiyanlık Mücadelesi, Türkiye Gazetesi, 02-03-04-05-06-07-08.01.1985 tarihli ...