HZ. PEYGAMBER FAHR-İ KAİNAT EFENDİMİZİN ORTA DOĞU MİSYONU

HZ. PEYGAMBER FAHR-İ KAİNAT EFENDİMİZİN ORTA DOĞU MİSYONU

PEYGAMBER FAHR-İ KAİNAT EFENDİMİZİN ORTA DOĞU MİSYONU VE

BU MİSYONDA MÜSLÜMAN TÜRKLERİN YERİ

Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI                                                                      

Gerçekte Hz. Peygamber (s.a.s.) efendimizin risaletinde müstakil bir “Orta Doğu Misyonu” var mıdır? Varsa bu misyondan Müslüman Türkün ilahi yeri ve tarihi realitesi nedir? İşte Orta Doğunun tarihi geçmiş ve bu büyük coğrafyada meydana gelen baş döndürücü olaylara baktığımızda, bu ve benzeri daha bir çok sorular karşımıza tarihi bir zaruret olarak çıkmakta ve bizden daha çok, bu toprakları tam sekiz asır kanıyla sulayan Türk askeri varlığı ve bu mübarek şehirlerimiz bu sorulara vermemizi dilemektedir. Bu sorulara cevap vermeden Bedir de bile bile ölümün kucağına giden bir avuç mümini, onlardan ders olan ve Çin Seddinden Viyana önlerine kadar yayılan bu geniş coğrafyayı her tam zaman sekiz asır kanıyla sulayan Türk Askeri varlığını, İstanbul surları üzerinde şehid düşen Ulubatlı Hasanı, Yemende ve Çanakkalede her biri, Bedrin birer arslanları  gibi zaferler yaşatan bu yüce insanların özünü ve onların  hangi gayeye ve yüce misyona hizmet ettiklerini anlamamız ve îzah etmemiz mümkün değildir.

Bizim bu ve benzeri daha bir çok sorulara cevap vermeden önce, asıl Orta Doğu ve eski Hilafet ülkelerinin tarihi geçmişi ve insanlık tarihindeki yerine bir “ilahi pencere”den bakmamız ve bu geniş topraklarda cereyan eden tarihi, dini ve siyasi olayları bir ilahi “ibret gözlüğü” ile seyretmemiz gerekmektedir. Aksi takdirde yukarda zikredilen ve bir ur gibi kafamızı da zonklayıp duran bu sorulara doğru, cidid ve yeterli cevaplar bulmamız mümkün değildir.

Hemen şunu itiraf edelim ki; Orta Doğu ve eski hilafet ülkeleri, daha açık bir ifade ile; Nil Deltası, bütünüyle Anadolu, Mezopotamya da dahil, bütün doğu Ak Deniz kıyıları, hülasa bu geniş coğrafi bölgeler, bir İLAHİ İRADE tarafından kendi “İMAN HAKİMİYETİ”ni kurmak için değil güneş sistemi, belki bütün evren ve kainatta, özellikle şu dünya gezegeninde özellikle seçmiş olduğu mübarek topraklardır. Kainatı yoktan var eden o “Külli İrade” bununla sanki; koca bir dünyaya meydan okuyan ve insanları meydanlarda toplayarak onlara;

“Ey İnsanlar! Ben sizin en yüce Rabbinizim. Şu Mısır mülkünü hükümranlığı ve köşklerimin altından akıp gide nehirler benim değimlidir?”[1] diye haykıran eski Mısır Firavunları, ayrıca yolunu sapıtmış azgın ve bezgin cebbarlar ve zulmü ile dünyaları dolduran bu insanlara; “Mülk kimindir?” Sorusunu sormak ve bu sınırsız haşmetini; “Mülk her şeyi bir anda yerle bir eden Allahın dır”[2] diye onlara itiraf ettirmek istemiştir.

Bilindiği gibi insanlığın maşeri kalbi, kendini idrak ettiği ilk devirlerden beri Orta doğu ve eski hilafet ülkelerinde atmaya başlamıştır. Evet; yolunu sapıtmış ve kör bir dalâlet içinde özünü kaybetmiş olan insanları doğru yola çekmek, onları Hakka çağırmak için O ilâhi irade tarafından yer yüzüne gönderilen “Hak Peygamber” lerin çoğu işte bu topraklarda çıkmış, başta Karan-ı Kerim olmak üzere Tevrat, İncil ve Zebûr gibi ilahi iradenin “Fermanları”nı beyan eden semavi kitaplar bu topraklarda nazil olmuş ve ilâhi “Vahy” bu topraklar üzerine asırlarca bir rahmet ve bereket yağmuru olarak yağmıştır. Diğer taraftan Cenâb-ı Mevlâ, bütün evreni yarattıktan sonra kendi mübârek “Evi” yani Kabeyi bir ilahi, yüce mabed olarak bu topraklarda yapmış ve iman hakimiyetinin asıl merkezi olarak yine bu toprakları seçmiştir.

Asıl bundan sonradır ki Hz. İbrahim Mekkedeki “Tanrı Evini” yenilemiş, Hz. Süleyman Kudüste, Onun için yeni muhteşem bir mabed yapmıştır. Hz. Peygamber de bu Peygamberler geleneğine uymuş ve Medineye ayak bastığında ilk işi burada bir yüce “mabed” yapmak olmuştur. Ne ilginçtir ki; “Allahın varlığı birliği Onun azameti” yer yüzünde ve bütün insanlığın duyabileceği bir şekilde ilk defa buradan bu mabedin hür ufkundan seslendirilmiş ve bu lâhûtû “Ezan-ı Muhammdi” sesleri ilk defa buradan, bütün dünyaya, “Hayır!” kainatın en müntehasına doğru dalga, dalga buradan yayılmıştır. Bu mabedleri özellikle Kabeyi, O ilahi irâde en ulu, en yüce bir ibâdet yeri olarak kabul etmiş ve kendisine inanan bütün insanların buralara bir sel gibi akmasını istemiş ve böylece ilâhi haşmet ve azamatini göstermiştir. Bugün bile “Tevhidi Kıble” eden milyarlarca insan bu “Allah Evi”ne yönelmekte ve bir iman coşkusu halinde buraları ziyarete koşmaktadır.

İşte Orta Doğunun tarihi geçmişine bir “ilahi pencere” den baktığımızda görünen heybetli manzara budur. Bunlar bir manada, Orta- Doğuda, bir ilâhi irâde doğrultusunda ve bir iman hakimiyetinin kurulmasına giden yolda yine O ilâhi iradenin külli tasarrufları ve Oyed-i kudretin sonsuz icraatlarıdır. Zira O “yüce irade” yukarda da ifade edildiği gibi, kendi iman hakimiyetini kurmak için bu mübarek toprakları seçmiş ve buraları İslâmın “öz yurdu” ve ona inananların “öz vatanı” olmasını istemiş ve insanların bu topraklarda kıyamete kadar emniyet barış ve huzur içinde yaşamalarını dilemiştir.

Gerçekte Orta Doğu ve eski hilâfet ülkelerinin, bu iman hakimiyetine giden yolda geçirdiği merhalelere bu açıdan baktığımızda, bu topraklara gönderilmiş bütün Peygamberler içinde Hz. Muhammed (s.a.s.) ayrı bir yeri olduğu gibi Müslüman milletler içinde de Müslüman Türk Milletinin çok ayrı, çok önemli ve müstesna bir yeri olduğu görülmektedir. Zira nübüvvet ve risâlet davasında Hz. Ademden itibaren gelmiş geçmiş bütün peygamberler içinde, Hz. Muhammed (s.a.s) den daha başarılı bir “Peygamber” gelmediği gibi, milletler içinde deOnun “Risâlet davasına” sahip akan ve Onun “Orta Doğu Misyonunu kucaklayan” Müslüman Türk Milletinden başka (Selçuklu Osmanlı) daha yüce hiçbir millet gelmemiştir.

Zira  Hz. Peygamber; bir iman hâkimiyetine giden yolda, kendi “dinini” bir “devlet” haline getirdiği gibi “yüce şeriatını” ise bu devletin “anayasa”sı haline getirmiş ve Onun sayesinde ilk defa “iman hakimiyeti” bu topraklarda kurulmuş ve Orta doğuda bir devlet olmuştur. Bu aynı zamanda insanlığın hayrı ve yüce gayesi için yapılmış ve öylesine büyük bir inkılaptır ki bunun insanlık tarihinde bir eşi, benzeri ve örneği yoktur. Bu bakımdan Hz. Peygamberin “nübüvvet yılları” kıyamete kadar  bütün insanlık için bir “saadet” ve “mutluluk” asrı olmuştur.

Zira Hz. Peygamber; risâletinin tebliğ etmeye başladığı ilk yıllardan itibaren, Mekkenin güç ve kuvvet sahibi bir kısım zorbaların, bütün kin ve nefretleri ile bu iman hakimiyetinin karşısına çıktıklarını ve HAKKIN, DOĞRUnun güçlü olmadığı takdirde, pek fazla bir şey ifade etmediğini görmüş ve Müslümanların zavallı bir teslimiyet içinde değil, güçlü ve irade sahibi bir KUVVET olmasını istemiştir. İşte bu olgu bize göre; ilahi irade; yani İMAN HAKİMİYETİnin Orta Doğuda yerleşmesi ve bir diğer ifade ile İslam Dininin bir DEVLET haline gelmesinde, Hz. Peygamberin külli risalet davasının Orta Doğudaki ilahi misyonunun özü işte budur.

Hz. Peygamber Mekkede daha ilk tebliğ yıllarında bu durumu tesbit ettikten sonra, Onun, umumi tebliğ faaliyetleri yanı sıra bütün çalışmaları hep bu büyük hedefe doğru yürümek olmuştur. Zira O; İslam dinini bütün insanlığa yalnız bir din bir iman prensipleri manzumesi olarak değil, aynı zamanda sosyal ve ilahi bir nizam olarak tebliğ etmiş ve bütün Peygamberliği boyunca bu büyük idealin tahakkuku için çalışmıştır. Zira Ona göre Mülk; her şeyi bir anda yerle bir eden Allahın olduğu gibi asl olanda Onun kendi mülkünde kendi iradesinin hakim olması ve bu topraklarda bir iman hakimiyetinin kurulması idi.

Evet Hz. Peygamber; bu manada iman hakimiyetinin bir devlet formasyonu içinde ilk defa Medinede değil, Mekkede, hem de etrafını çeviren azgın Mekke müşrikleri ve aristokratlarına karşı, bütün imanlığın saadeti için çırpınıp duran kalbinin derinliklerinde atmıştır. Onun, gerek Mekke aristokrasi ve gerekse yakın çevresi ile münasebetlerinde hep bu yüksek şuur hakim olmuştur. Fahri Kainat Efendimiz, yer yüzünde, tek başına ve Allahın varlığı ve birliği, ilana mamur olduğu en bedbaht en ümitsiz zamanlarda bil koca bir UMMET ve küçük İslam cemaatının başında koca bir DEVLET Başkanı olarak hareket etmiştir. Nitekim İlk İslam tarihçilerinden biri olan İbn İshakın bu hususta çok ilginç rivayetleri bulunmaktadır. Ona göre; Hz. Peygamber Kureyş uluları ile yaptığı bir toplantı sırasına

“Ey kureyş toplumu son pişmanlığın fayda vermiyeceği bir gün gelip yakanıza yapışmadan önce ban itaat idiniz!” diyerek bu iman hakimiyetine çağırdığı zaman onların arasında bulunan Ebu Cehl; Hz. Peygamberi birazda hafife alarak şöyle demişti;

“Ey Kardeşimin Oğul! Mudar ve Rabia kabileleri bile daha sana biat etmemiş iken biz mi biat edelim?”

O zaman Hz. Peygamber, davasından son derece emin bir kimse olarak aynen şöyle demiştir;

“Evet! Allaha yemin ediyorum ki isteseniz de istemeseniz de beni mutlaka kabul edeceksiniz! Hatta Kisra ve Kayser, yani Bizans ve Fars imparatorları da ben: mutlaka kabul edecektir!”

Bu bir meydan okuma idi. Bundan maksad, çağdaş dünya devletlerinin Hz. Peygamberin bu Orta doğudaki iman hakimiyetini kabul etmelerinden başka bir şey değildi. Oysa Hz. Peygamber, Kureyş ileri gelenlerine bu şekilde meydan okuduğu sıralar, Ona ve davasına inananların sayısı bir elin parmaklarından bile azdı. Burada karşımıza çok önemli bir soru çıkmaktadır. O da; Hz. Peygamberin Orta Doğuda bu iman hakimiyetinin kurulmasında ne derece başarılı olmuştur. Bu arada hemen şunu ifade edelim ki, bu sorunun uzun uzun münakaşası bir tarafa Hz. Peygamber daha kendi sağlığında bu yüce misyona muvaffak olmuştur. Zira yukarda da ifade edildiği gibi, Orta Doğuda iman hakimiyetinin ilk temelleri aradan bunca asır ve bir biri arkasından belki de sayıları binler, on binlerle ifade edilen peygamberler gelip geçtikten sonra, ilk defa Hz Peygamber tarafından atılmış ve bu topraklarda, insanlık tarihinde ilk defa Allahın iradesi doğrultusunda bir iman hakimiyeti kurulmuş ve O, Zat-ı Akdesin hükümranlığı ilk defa tesis edilmiştir.

Bunun sembolik manada ilk mücessem varlığı ise Hz. Peygamberin Medinede ilk hicret yıllarında ve hem de zor şartlar altında ilk defa kurmayı başardığı Muhammedi, İslam Devleti idi. Bunun yukarda da ifade edildiği gibi, insanlık ve Peygamberler tarihinde bir eşi ve benzeri yoktur. Artık bundan böyle; Orta Doğuda İman hakimiyetine giden yolda açılmış oluyordu. Asıl bundan sonradır ki hem Bizans yani, Rum Kayseri ve hem de Çağdaş Fars imparatoru yani Kisarası Onun karşısında baş eğecek ve onun hükümranlığını kabul edecekti. Nitekim öyle de olmuş ve Hz. Peygamberin Kureyş Ulsalarına karşı tam bir iman cesaretiyle söylediği sözler bir bir gerçekleşmişti. Bütün bu hayırlı gelişmelerden her şeyden önce Yedi Kat Göklerin Sahibinin memnun, Hz. Peygamber ve arkadaşları, yani Onu ashabından hoşnud olması gerekirdi. Nitekim yedi kat göklerin gerisinden gelen bir ilahi ses bu yüce müjdeyi şöyle tebliğ etmiştir.

“Bugün ben sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslama razı oludum”

Dinin tamamlanmasından maksat; sâdece; İslam dininin şeri manada hükümleri, emir ve yasakları olarak yorumlanmamalıdır. Bu ayetin ifade ettiği en yüce hakikatlardan birisi de Hz. Peygamberin Medinede kurduğu iman hakimiyeti ve bunu temsil eden fiili bir güç olmasıdır. Bu gerçekten de Cenabı Hakkı memnun edecek bir keyfiyet idi. .

Hz. Peygamber bununla da yetinmemiş Orta Doğu misyonu ve bu oldum olası belâlı toprakların bir iman yurdu haline gelmesinde takip edilecek ilahi politikanın esaslarını ortaya koymuş ve bu konuda bir çok hadisler söylemiş ve yüce hedefler göstermiştir ki bu başlı başına bir araştırma konusudur. Bunlardan birisi de bölgedeki Yahudi varlığı ve Medineyi Şer odaklarından  temizlemesidir ki bu bile Hz. Peygamberin tek başına bu konudaki yüksek dehasının ortaya koymaktadır.

Bu arada hemen şunu ifade edelim ki başta Müslüman Araplar olmak üzere daha sonra İslam milletleri camiasında boy gösteren bir çok kavim ve milletlere bu açıldığında Müslüman Türk Milletinin bu misyonda çok özel bir yeri olduğu görülür. Zira unutmayınız ki insanların Allah katında bir alın yazısı bir kaderi çizgisi olduğu gibi, milletlerin de Allah katında bir alın yazısı bir kaderi çizgisi vardır. Cenabı Mevla bazı milletlerin alnına “zillet ve meskeneti” damgasının vurduğu gibi, bazı milletlerin alnına da  çok güzel şeyler yazmıştır. Müslüman Türk milleti ise; Cenabı Mevlanın alnına çok güzel şeyler yazdığı ve bu manada dünyada bir eşi ve benzeri olmayan çok yüce ve şerefli bir millettir.

Zira, Hz. Peygamberin vefatından sonra Orta Doğuda cereyan eden baş döndürücü olaylar ve tarihi gelişmelere, yine ilahi bir ibret penceresinden bakıldığında bu külli ve büyük olaylar ve hele hele “HZ. PEYGAMBERİN ORTA DOĞU MİSYONU VE BUNDA MÜSLÜMA TÜRKLERİN MÜBAREK YERİNİN “Levh-i Mahfuz” dediğimiz o büyük kitabın sayfalarına, ilahi kader kalemlerinin ezel aleminde Müslüman Türk mileti hakkında yazdığı o muazzam ilahi senaryonun bir parçası ve bir alın yazısı olduğu görülecektir. Evet O; Zat-ı Akdes, İslam dinini bütün imanlığa tebliğ etme ve yer yüzünde iman hakimiyetine giden yolu açma görevini bizzat Hz. Peygambere verdiği ve Onu bütün alemlere rahmet olarak gönderdiği gibi Onun yüce dinini koruma, külli risalet davasına sahip çıkma ve iman hakimiyetinin sınırlarını alabildiği kadar genişletme, dolayısıyla Allahın dinini yüce kılma görevini de kıyamete kadar, bir alın yazısı ve bir kader hükmü olarak Müslüman Türk Milletine vermiş ve onları milletler camiasında çok şerefli bir millet kılmıştır.

Ezel aleminde ve kader kalemlerince yazılan bu ilahi senaryoda; Hz. Peygamberin, Orta Doğu ilahi misyonuma yani, Orta Doğuda iman hakimiyetinin devamını sağlama ve eski hilafet ülkelerinde emniyet huzur ve güveni temin etme görevi; büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Beye verildiği gibi, mağrur Bizans imparatorunu Malazgirtte dize getirme ve Anadolunun kapılarını bu iman hakimiyetine açma görevi Sultan Alparslana, İstanbulu Fethetme ve İman hakimiyetini Orta Avrupa ve Romaya giden yolu açma görevi; Fatih Sultan Mehmed Hana ve Harameyne hizmet görevi; Yavuz Sultan Selim Hana ve bütün bunlardan daha da önemlisi üç kıtada bir büyük cihan imparatorluğu kurma ve bütün buraları bir iman yurdu haline getirme, Orta Doğu da dahil bu geniş coğrafi iklimlerde bütün insanların emniyet ve huzuru sağlama görevi Ulu Türk Hakanı; Kanuni Sultan Süleyman Hana verilmişti. Diğer taraftan bütün bunlar; Müslüman Türk milletinin Allah(C.C) katında ne kadar ulu, ne kadar yüce ve şerefli bir millet olduğunu bütün heybet ve azameti ile ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan tarihin akışını değiştiren bütün bu büyük olaylar ve ilahi senaryoda görev alanların hepsi Türk Irkından olduğu gibi yine hepsi de Orta Asya ve Turan yurdu kahramanları idi. Bu da kader kalemlerinin bu büyük ve ilahi görevi; Doğu Türklüğü, Orta Asya ve Turan yurdu kahramanlarının alnına bir kader borcu ve bir alın yazı olacak yazdığını ortaya koymaktadır. Artık bundan sonra Orta Doğu ve hilafet ülkelerini dizginleri bu arslan yürekli demir bilekli, kendilerini yüce bir gayeye adamış ve koca bir cihana meydan okuyan Turan yurdunun kahramanlarının elinde olacaktı.

Evet O Külli İrade bezm-i ezelde bunu böyle takdir etmiştir. İlahi iradenin bu takdiri; Kuran-ı Kerim de bir ilahi ferman olarak Muhammed ümmetine bildirildiği gibi, Hz. Peygamber de bir çok hadislerinde bu keyfiyeti açıklamış ve Muhammed ümmetine bir ilahi müjde olarak sunmuş, İslamın zorlu günlerinde Müslüman Türk Milletini bir ümid olarak göstermiştir. Nitekim bu hususu beyan eden Kuran ayetlerinin birinde, Türklerin Orta Doğu Misyonu ve bunun özellikleri bir ilahi ferman olarak şöyle duyurulmuştur.

“Ey İman Edenler! Sizden kim dininden dönerse (dönsün. Bilsin ki) Allah (onların yerine) öyle bir kavim getirir ki Allah onları, onlarda Allahı severler. (ayrıca) onlar; müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli) kâfirlere karşı, (onurlu) ve şiddetlidir. Onlar Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın dil uzatmasından ( tehdidinden) korkmazlar. İşte bu Allahın bir lütfudur ki, onu kime dilerse ona verir. Allah ihsanı bol ve ayrıca en çok bilendir.”[3]

Kuran-ı Kerimin bu ayeti şüphesiz bütün insanlığa yapılmış ilâhi bir hitab, bir yüce ferman ve bir “görevlendirme” bir yüce tebliği idi. Yedi kat göklerin gerisinden gelen bu ilâhi fermanı Hz. Peygamber sadece müminlere “tebliğ” etmekle kalmamış ona yeni, yeni zenginlik ve muhteva kazandırmış ve tarihi bir realite olarak Muhammed Ümmetine haber vermiştir. Nitekim bu ayetin hakikatlerini beyan eden bir hadisinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır.

“Sizin aranızda (fitne ve fesad çoğalıpta) kan gövdeyi götürdüğünde Allah bu ümmete Mevâli (Türkler) den bir ordu gönderecektir. Onlar ata binmede Araplardan çok üstün ve silah kullanmada onlardan çok daha mâhirdirler. İşte Allah bu dini onlarla yeniden güçlendirecektir.”

Yine bu konudaki hadislerin birinde Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuşlar ve Hz Alinin şahsında Muhammed ümmetine şu ilâhi müjdeyi vermişlerdir:

“Ey Ali! Şüphesiz sizler beni Asfar (Rumlarla) çarpışacaksınız. Oysa sizden sonra asıl onlarla çarpışacak kimseler (bir kavim” gelir. İşte onlar “İslâmın yüz akı”dırlar. Onlar öyle bir kavimdir ki Allah yolunda korkmadan cihad ederler, ne bir kınayanın kınaması ve ne de onların ulu orta konuşması ve tehdid etmesinden çekinmezler”

Yine bu hadislerin birinde Hz. Peygamber İstanbulun mutlaka fethedileceğini müjdelemiş ve onu fetheden komutan ve askerlerden başı göklere değercesine gurur duymuş ve şöyle demiştir.

“İstanbul mutlaka fethedilecektir. Orayı fetheden komutan ne ulu bir komutan olduğu gibi onun askerleri de ne iyi askerlerdir.”

Evet bir örnek olarak zikrettiğimiz bu ayet ve hadislerde Müslüman Türk milletinin tarihi Orta Doğu misyonu dile getirilmiş ve bu gerçekler; Türkler daha büyük kitleler halinde Müslüman olmadan belki asırlarca önce Hz. Peygamber tarafından Muhammed ümmetine bir ilahi müjde olarak bildirilmiş, İslamın yarınlara giden yolda ve karanlık günlerinde ümid var olmaları istenilmiştir.

Öyle ya Hz. Peygamberin;” Sizlere doğu cihetinden bir kavim gelecektir” diye başlayan bir çok hadislerinde bu kavmin “İslamın yüz akı” oldukları ve Cenabı Hakkın bu dini onlarla yeniden güçlendireceği bildirilmiştir. Ne ilginçtir ki bu hadisler mücerred bir ihbarın gaybi olarak kalmamış ve daha sonra cereyan eden olayları ufukların ötesine bakan ve insanlığın mukadedeartını bir film şeridi gibi seyreden ve gerektiğinde bunları gereği kadar Muhammed ümmetine haber veren bir Ulu Peygamberi bu defa yine doğrulanmış ve bu hadisler Onun belki risalet davası ve tarihi Orta Doğu misyonunun ilahi bir mucizesi ve tarihi bir belgesi olmuştur.

Hemen şunu ifade edelim ki İslam dinini kabul eden bir çok milletlerin aksine, Türk Milleti Allahın hidayetine kavuştuktan sonra İslamın ümmet ummanın da erimemiş, kendi tarihi varlığı, İslami şahsiyetini bütün herkese kabul ettirmiş, İslam dünyası, Orta Doğu ve Muhammet ümmetinin asırlarca lideri olmuştur. İslam hidayet sancağı şimdi onların eline geçmişti Doğu da ve Orta Asyanın bağrında ayağa kalkan İslamın bu yen izinde güçleri ve Turan Yurdunun dün yaya meydan okuyan yeni kahramanları, yürüyen dağları andıran bir ordu halinde İslamın taht ve bahta şehri olarak Bağdada gelmişler, İstanbul surlarının önünde otağlarını kurmuşlar Doğu Roma İmparatorluğunu ortadan kaldırdıkları gibi Batı Romayı ayani Sent Piyer kilisesine mesaj göndermişler ve koca bir dünyayı bir iman yurdu haline getirmişlerdir. Bu yeni iman sevdalılarının adı Selçuklu Türkleri ve Osmanlı Türkleri idi. Ama her şeyden önce Oğuz Türkleri ve Turan Kahramanları olarak geliyorlardı.

Onlar sayesinde orta Doğu ve hilafet ülkeleri asırlardır beklediği emniyet ve huzura kavuşmuş ve Hz. Peygamberin ilahi “Orta Doğu Misyonu” onlar sayesinde tamamlanmış ve onlar sayesinde bu topraklarda yaşayan insanların yüzü gülmüş ve bir altın devir yaşamışlardır. Bu böyle asırlarca devam etmiştir. Bugün Orta Doğunun şu perişan hali Filistinin feryadları, Irakın kan gölünde boğulan imanlarını çırpınışlarına baktığımızda dünden daha fazla bir Selçukluya ve bir Osmanlıya Hayır! Orta Doğu misyonunu kucaklayacak bir yüce ihtiyaç vardır. Bu bakımdan biz buradan bir kere daha sesleniyor ve diyoruz ki; Müslüman Türk milleti ayağa kalk, kendi tarihi şahsiyeti ve özüne dön tarihi Orta doğu misyonuna sahip çık bu senin ilahi  alın yazın ve kader borcundur.

 

[1] Kuran-ı Kerim

[2] Kuran-ı Kerim

[3] Kuran-ı Kerim


Bu makale, yayınlandığı günden itibaren 1984 defa okunmuştur.

Son Makaleler

ANSİKLOPEDİ VE KİTAP Zekeriya Kitapcı

Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI, Osmanlıların Orta Afrika Politikası Askeri, Ticâri ve Siyasi İlişkiler, Osmanlı Ansiklopedisi Cilt I, Yeni Türkiye Yayınları [s.411]. Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI, Türklerin Müslüman Oluşu, Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara (http://turkoloji.cu...

Gazete Yazıları Zekeriya Kitapcı

Zekeriya KİTAPÇI, Afrikada İslamiyet, Tercüman Gazetesi, 23 Ağustos 1978. Zekeriya KİTAPÇI, Afrikada Misyoner Faaliyetleri ve İslamiyet, Bayrak Gazetesi, 1 Ocak 1985. Zekeriya KİTAPÇI, Nijeryada İslâmiyet ve Hıristiyanlık Mücadelesi, Türkiye Gazetesi, 02-03-04-05-06-07-08.01.1985 tarihli ...